Türkiye’de sermaye birikiminin önündeki engelleri aşmak, yeni yatırım ve kâr alanları belirlemek için atılan adımların başlangıcı, 1980’li yıllara dayanır. Dünya kapitalizmine uyum amacıyla kabul edilen 24 Ocak 1980 kararlarının geçtiğimiz otuz küsur yılda yaşanan dönüşüm sürecinden bağımsız ele alınması mümkün değildir.
24 Ocak 1980 kararlarından bugüne adım adım hayata geçirilen kamunun yeniden yapılandırılması uygulamalarının ana hedefi, kamu hizmetleri alanının sermayenin dönemsel ihtiyaçları doğrultusunda yeniden biçimlendirilmesi olmuştur. Ancak Türkiye’de, kamunun dönüşümü alanında bugüne kadar yapılanlar hiçbir zaman yeterli görülmemiştir.
24 Ocak 1980 kararları ile 10 yıldır iktidarda olan AKP’nin “2013 hükümet programı” ve “2023 vizyonu” arasındaki söylem ve hedefler açısından önemli benzerlikler bulunmaktadır. 24 Ocak kararlarının uygulanmasına, hem ülke içindeki ekonomik ve siyasi kriz, hem de dış dünyada (özellikle ABD ve İngiltere’de) uygulanan ve adına “yeni liberalizm” denilen politikalar belirleyici olmuştur. Dönemin temel söylemi, “Rekabete açık bir ekonomik yapı, her alanda etkinlik ve verimlilik artışı, sermaye teşvikleri ve dış ticaretin artırılması üzerinden kalkınmanın sağlanması” şeklindedir.
AKP’nin 10 yıllık iktidar pratiğini dikkatli bir şekilde takip eden herkes, hükümetin sağlıkta dönüşüm uygulamalarından, eğitimde uygulanan 4+4+4 dayatmasına, Ulusal İstihdam Stratejisinden, kamu personel rejiminde yapılmak istenen değişikliklere kadar çeşitli alanlarda hazırlanan temel metinler ve söylemlerde benzer ifadelerin özellikle vurgulandığını rahatlıkla görebilir.
24 Ocak kararlarıyla hedeflenenlerin büyük bölümü, aslında son 10 yıl içinde büyük ölçüde hayata geçirilmiştir. Hatta o zaman hayal bile edilemeyecek düzeyde dış borçlanma, özelleştirmeler, kamu hizmetlerinin piyasaya açılması, esnek ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması gibi hedeflere ulaşılmıştır Bütün bunlara ek olarak, işçi ve emekçilerin en temel hakları, yasal düzenlemeler ve fiili uygulamalarla birer birer ellerinden alınmıştır.
Özelleştirmeler, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması, çalışma yasalarının üretim sürecinde yaşanan esnekleşmeye uygun şekilde yeniden düzenlenmesi gibi adımlar, 1990’lı yıllardan itibaren ülkenin ana gündemini oluşturmuş ve son yıllarda bu anlamda önemli adımlar atılmıştır. Kamuya ait işletmelerin, özel sektör eliyle daha iyi çalışacağı ve kar edeceği iddia edilerek kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesi süreci hızlandırılmıştır.
Türkiye’de özelleştirmelerin ve özelleştirme sonucunda ortaya çıkan ekonomik ve sosyal sorunların en yoğun yaşandığı dönem, AKP’nin tek başına iktidar olduğu 2002 sonrası dönem olmuştur. 1986 yılından bu yana aradan geçen 26 yılda, 45 milyar dolarlık özelleştirme yapılmıştır. Bu rakamın 38 milyar doları (yüzde 85’i) son 10 yıl içinde, AKP iktidarı döneminde gerçekleşmiştir.
Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi
1990’lı yılların başından itibaren “kamu” kavramına adını veren “halk” (public) anlayışından hızla uzaklaşılarak, tamamen “piyasa” ve “kar” odaklı yeni bir “kamu” anlayışı oluşturulmaya çalışılıyor. 1990 sonrasında kamu yönetimi alanında devletin rolü üzerine yürüyen tartışma sadece devletin ekonomiden çekilmesi ile sınırlı kalmayarak, yeni görevleri kurumsal yapısı da giderek önem kazandı. Devletin kamu hizmetlerinin sunumu sürecinde küçültülürken, farklı bir rol üstlenmesi, girişimcilik ruhu ile harekete geçerek, “piyasa ile uyumlu” ve “müşteri odaklı” olması için adımlar atıldı.
Kamunun ve kamu hizmetlerinin önce ticarileştirilmesi sonra özelleştirilmesi sürecinde, kamusal alanın bütünüyle (hem halka yönelik kamu hizmetleri, hem de bu hizmetlerin sunumunda rol alan kamu emekçileri açısından) ‘piyasa ilişkileri’ içine çekilmesi yönündeki girişim ve uygulamalar tüm hızıyla sürüyor. 1990’lı yıllarda kamuya ait işletmelerin, fabrikaların özelleştirilmesiyle başlayan süreç, bugün eğitim ve sağlık başta olmak üzere ulaşımdan haberleşmeye, belediye hizmetlerinden kültür ve sanata kadar hemen hemen tüm alanlardaki kamu hizmetlerini kapsar hale gelmiş durumda.
1995 yılında Dünya Ticaret Örgütü öncülüğünde imzalanan Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) ile belli başlı ülkeler hizmet sektörlerini yerli ve uluslararası piyasaya açmayı amaçladı. Bu şekilde tek tek ülkelerde piyasa ilişkilerinden görece daha özerk ve korunaklı bir konumda olan kamu hizmeti alanlarını ticarileştirerek çözmek, ardından kamu hizmetlerini piyasa ilişkileri içine çekerek tasfiye etmek hedeflendi.
Türkiye’nin de imzasının bulunduğu GATS anlaşmasına göre her şeyin serbest piyasada dolaşıma tabi olduğu bir dünyada kamu hizmetlerinin de “zincirlerinden kurutulması” piyasaya açılması gerektiği savunuldu. Bu tür bir yapılanmanın, krizlerle boğuşan ekonomilerin nefes alması ve daha “rekabetçi” bir nitelik kazanabilmesi için zorunlu olduğu iddia edildi. Buna gerekçe olarak da, kamu hizmetlerinin özel sektörün rekabet gücünü sınırladığı, sermaye aleyhine “haksız rekabet” yarattığı iddia edildi. Bu “haksızlığı” gidermek için kamu hizmetleri dahil her şeyin piyasa kurallarına göre üretildiği, piyasanın “doğal dengesi”ne güvenilmesi gerektiği propaganda edildi.
GATS anlaşması ile başta sağlık ve eğitim hizmetleri olmak üzere, geçmişte sınıf mücadelesi ile kazanılan tüm temel kazanımlar, anlaşmaya imza atan ülkelerde ciddi tehditlerle karşı karşıya kaldı. Tüm dünyada özelleştirme ve kamu alanının tasfiyesi olarak yaşanan saldırılar, sadece kamu hizmetlerine ve emekçilerine yönelik olarak değil, bu hizmetten yararlanan en geniş halk kesimlerine zarar verecek kadar kapsamlı bir içerikte hayata geçirilmeye başlandı.
Türkiye, GATS antlaşması ile şu kamu hizmet alanlarında piyasaya açma taahhütlerinde bulunuldu; sağlık ve sosyal hizmetler (tüm hastane hizmetleri), eğitim hizmetleri (ilk, orta ve diğer öğretim hizmetleri ile yüksek öğrenim hizmetleri); Mesleki hizmetler (uzmanlık gerektiren hizmetler, bilgisayar ve ilgili hizmetler, diğer mesleki hizmetler); haberleşme hizmetleri (posta hizmetleri, kurye hizmetleri, telekomünikasyon hizmetleri; müteahhitlik ve ilgili mühendislik-mimarlık hizmetleri; çevre hizmetleri (kanalizasyon hizmetleri, çöplerin kaldırılması hizmetleri), mali hizmetler (sigortacılık ve sigortacılık ile ilgili hizmetler, bankacılık ve diğer mali hizmetler); turizm ve seyahat ile ilgili hizmetler (oteller ve lokantalar, seyahat acenteleri ve tur operatörü hizmetleri); ulaştırma hizmetleri (deniz, hava, demiryolu ve kara taşımacılığı hizmetleri).
GATS anlaşması imzalandıktan sonra herhangi bir ülke verdiği sözden kaçacak ya da yatırımcıların beğenmediği uygulamalara girişecek olursa, hizmet yatırımcılarına Dünya Ticaret Örgütü’nün Tahkim Kurulu’na gitme hakkı tanındı. Bir dönem tüm dünya ve Türkiye kamuoyunu meşgul eden “uluslararası tahkim” uygulaması ilk kez bu dönemde gündeme geldi. Anlaşmada, yatırımcıların olası kâr kayıplarının bile ev sahibi ülke tarafından karşılanması karar altına alınarak, tüm koşullar büyük ölçüde tekellerin istediği şartlarda belirlendi.
GATS’ın sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda dünya çapında getirdiği kapsamlı kurallar ile anlaşma görüşmeleri büyük bir gizlilik içinde sürdürülürken, bu bilgilerin dışarıya sızması sonucu dünya çapında ve Türkiye’de sendikaların öncülüğünde büyük tepkiler oluştu. MAI anlaşması döneminde gösterilen yaygın ve kitlesel tepkiler nedeniyle çok taraflı yatırım anlaşması anlamına gelen MAI imzalanamazken, 1995’te Dünya Ticaret Örgütü’ne üye ülkelerin imzaladığı GATS, ilk çok taraflı yatırım anlaşması olarak imzalanıp tarihe geçti.
Kamu hizmetlerinin, içeriği ve niteliklerini bir kenara bırakılarak bütünüyle piyasa ilişkileri içine itilmesi, başka bir ifade ile kamu hizmetleri alanının daraltılması, günümüz kapitalizminin öncelikli hedefi olarak ortaya çıkıyor. Piyasaya terk edilmesi öngörülen alanların eğitim, sağlık gibi toplumun tüm kesimlerini etkileyecek alanlar olması konunun önemini daha da arttırıyor. Çünkü piyasa için önemli olan talebin yüksek olmasıdır.
Kamu hizmetleri nitelikleri gereği, kendiliğinden yüksek bir talep potansiyeli ve “ekonomik değer” taşıdığından krizle boğuşan sermaye açısından bulunmaz bir nimet olarak kabul ediliyor. Yüksek talep ise ister istemez, şirketlerin, ulusal/uluslararası tekellerin iştahını kabartan, onları kamu hizmetleri alanlarına yönlendiren temel faktör olarak dikkat çekiyor.
Kamu hizmetlerinin piyasa ilişkileri içine çekilerek ticarileştirilmesi ile bu hizmetlerin, hizmeti talep edenlere ekonomik güçleri doğrultusunda sunulmasını beraberinde getirecek. Başka bir ifadeyle gelir düzeyi düşük olan yoksullar daha niteliksiz hizmet alacak ya da hiç kamu hizmeti alamayacaklar. Gelir düzeyi iyi durumda olanlar ise, muhtemelen ekonomik olanakları ile paralel olarak daha nitelikli hizmet alacaklar. Bu anlamda toplumun geniş kesimi gibi kamu emekçileri de, başta iş güvencesi olmak üzere pek çok hakkını kaybedeceğinden eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi temel gereksinimler için gerekli hizmetlerden yeterince yararlanamayacaklar.
Kamu personel rejimi nasıl değişecek?
Kamu hizmetlerinin piyasa ilişkileri içine çekilmesinin kamu emekçilerini ilgilendiren bir diğer önemli yönü bu hizmetlerin sunumu ile ilgilidir. Piyasa ekonomisinde temel düşünce daha fazla kâr elde etmektir. Daha fazla kâr elde etmenin temel koşulu rekabette üstünlük sağlamak, bunun için daha çok “müşteri” yaratmaktır. Hizmetlerin sunumunda rekabet üstünlüğü sağlanabilmesi için fiyatları aşağıya çekilmesi gerekir ki, daha fazla kâr için emek maliyetinin düşürülmesi şarttır.
AKP’nin 2002’de tek başına iktidar olmasıyla birlikte, koalisyon hükümetleri döneminde hayata geçirilemeyen GATS anlaşmasının hükümleri, geçtiğimiz dönem içinde yasal düzenlemeler ve fiili uygulamalarla hayata geçirilmeye çalışılırken, kamu personel rejiminin söz konusu değişikliklere paralel olarak değiştirilmesi için çok sayıda adım atılmıştır. Emeklilik, yeni personel almama, taşeronlaşma, sözleşmeli-ücretli personel uygulaması, geçici süreli sözleşmeli personel çalıştırma, geçici-mevsimlik işçilik gibi uygulamalarla kamu kesiminde istihdamı son yıllarda önemli ölçüde daraltılmıştır. Bunun sonucunda özellikle GATS ile özelleştirilmesi taahhüt edilen alanlarda yaşanan ticarileştirme uygulamaları, kamu hizmetleri için halkın cebinden daha fazla ödeme yapmasını beraberinde getirmiştir. Kamuya yönelik kapsamlı saldırının son ayağı olan kamu personel sisteminin kökten değiştirilmesi, bu nedenle sadece kamu emekçilerini değil, kamu hizmetinden yararlanan milyonlarca yurttaşı da doğrudan ilgilendirmektedir.
Kamu personel rejiminde yaşanan dönüşüm, ana hedefinde güvencesizleştirme olan ve işgücünü koruyucu herhangi bir düzenlemenin olmadığı yeni bir istihdam biçimi oluşturmayı amaçlıyor. Oluşturulmak istenen yeni personel sistemi ile kamu istihdamının günümüz kapitalizmine uyumlu bir içerikte “yeniden yapılandırılması” ve kamu emekçilerinin büyük bölümünün herhangi bir yasal ya da anayasal güvence olmaksızın daha “esnek” ve tamamen “güvencesiz” istihdam edilmesi hedefleniyor.
Başbakan dahil, AKP Hükümetinin çeşitli kademelerdeki temsilcileri, siyasi iktidarla birlikte değişen bir yönetim yapısı oluşturmak istediğini bir süredir sürekli vurguluyorlar. Hatta bu süreçte hükümetin yapmak istediği değişikliklere bürokrasinin ve idari yargının direnç gösterdiğini iddia ediyorlar. Bu nedenle 10 yıldır, hemen her alanda yoğun bir siyasal kadrolaşma faaliyeti yürüttüler.
1965 yılında çıkarılan 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda (DMK) bugüne kadar tam 691 değişiklik yapıldı. Bugüne kadar yapılan ve çoğunlukla başka yasal düzenlemeler ile birlikte hayata geçirilen değişiklikler, kamu personel sisteminde esnekleşme, kuralsızlaştırma ve güvencesiz çalışma uygulamalarını yaygınlaştırmanın somut zeminini oluşturdu.
13 Şubat 2011 tarihinde TBMM’de kabul edilen 6111 sayılı Torba Yasa ile çok sayıda kanunla birlikte 657 Sayılı DMK’da da önemli değişiklikler yapıldı. Kamu emekçilerinin iş güvencesinin nasıl kaldırılacağının tartışıldığı bugünlerde, 6111 sayılı kanunda yapılan ve tüm kamu emekçilerini yakından ilgilendiren yasal değişiklikleri bir kez daha hatırlamak ya da hatırlatmak gerekiyor. Söz konusu hatırlatma, AKP Hükümeti’nin 2013 hükümet programında da yer alan, kamuda esnek ve performansa dayalı yeni istihdam sistemini nasıl hayata geçireceğini, iş güvencesini nasıl fiilen ortadan kaldıracağını anlamak açısından önem taşıyor.
6111 sayılı Torba Kanun ile değiştirilen ve mevcut 657 Sayılı DMK’da yer alan ve önümüzdeki dönem iş güvencesinin tamamen kaldırılması sürecinde kolaylaştırıcı vazifesi görecek olan en kritik maddeleri hatırlamak, kamu emekçilerinin önümüzdeki günlerde daha somut olarak yaşayacakları gelişmeleri anlamak açısından önem taşıyor;
Kamuda sözleşmelilik dönemi
657 Sayılı DMK Madde 91:“Kadrosu kaldırılan memurlar, en geç altı ay içinde kendi kurumlarında niteliklerine uygun bir kadroya atanırlar. Bu memurlar, kurumlarında atama imkânı bulunmaması hâlinde aynı süre içinde başka bir kurumdaki kadrolara atanmak üzere Devlet Personel Başkanlığına bildirilir. Bunlar, atama işlemi yapılıncaya kadar kurumlarında niteliklerine uygun işlerde çalıştırılır ve yeni bir kadroya atanıncaya kadar eski kadrolarına ait malî haklardan ve sosyal yardımlardan yararlanmaya devam ederler.”
657 Sayılı DMK’nın 4-C maddesi yukarıda belirtilen işlemin bir benzerinin bizzat yapıldığı bir düzenlemedir. Özelleştirilen kamu işletmelerindeki kamu işçileri, 4-C kadrosuna geçene kadar özlük haklarını ve ücretlerini eski kadroları üzerinden tam almış, daha sonra işçilerin 4-C’ye geçirilmesi ile ücret ve özlük haklarında yarıdan fazla kayıp yaşanmıştır. Madde dikkatlice okunduğunda “kadrosu kaldırılan memurlar”ın “yeni bir kadroya atanıncaya kadar eski kadrolarına ait malî haklardan ve sosyal yardımlardan yararlanmaya devam edeceği” belirtilmektedir.
Kamuda esnek çalışma ve performans
657 Sayılı DMK Madde 100 (3. Fıkra): “Memurların yürüttükleri hizmetin özelliklerine göre, bu madde uyarınca tespit edilen çalışma saat ve süreleri ile görev yerlerine bağlı olmaksızın çalışabilmelerimümkündür. Bu hususa ilişkin usul ve esaslar, Devlet Personel Başkanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca belirlenir.”
Bu ifade, yıllardır kamuda fiili olarak sürdürülen esnek çalışma uygulamalarının yasal hale getirilmesinin en somut kanıtıdır. Bu maddeye dayanarak kamu emekçilerinin “uzaktan çalışma”, evden çalışma” gibi uygulamalarla, “daha az maliyetle” çalıştırılmasının önü açılmıştır. Halen 657 sayılı DMK’da var olan bu maddenin tam anlamıyla uygulanabilmesi için kamu emekçilerinin yasal ve anayasal anlamda iş güvencesinin tamamen kaldırılması beklenmektedir.
İş güvencesinin kaldırılmasının hemen ardından her kurum personelini istediği şekilde ve kendi ihtiyacına göre kurallar koyarak, başka bir ifade ile kuralsız ve güvencesiz bir şekilde çalıştırabilecektir. Örneğin işin yoğunluğunu ya da “performans hedeflerine ulaşmayı” bahane göstererek çalışma sürelerini uzatacak, çalışan kamu personelinin yerini “performans düşüklüğü” gerekçe göstererek istediği gibi değiştirebilecektir.
657 Sayılı DMK Madde 110 (4. Fıkra):“Kamu kurum ve kuruluşları yürütmekte oldukları hizmetlerin özelliklerini göz önünde bulundurarak memurlarının başarı, verimlilik ve gayretlerini ölçmek üzere, Devlet Personel Başkanlığının uygun görüşü alınmak kaydıyla, değerlendirme ölçütleri belirleyebilir.”
Bu madde, 2013 Hükümet programı ve AKP’nin “2023 Vizyonu” gibi metinlerde açıkça belirtilen kamuda esnek ve performansa dayalı çalışmanın yaygınlaştırmasının dayanağı olarak 657 Sayılı Kanuna eklenmiştir. Kamuda performans değerlendirme uygulamalarının, angarya çalışma ve mutlak anlamda iş yükü artışını beraberinde getireceği düşünüldüğünde, bu tür uygulamalara karşı örgütlü direnişleri engellemek için tek engelin, yine asıl hedef olan iş güvencesi olduğu açıktır.
Grev, işten atılma nedeni!
AKP Hükümeti referandum sürecinde grev yasaklarını kaldırdıkları ile övünürken, 657 sayılı DMK’da yaptığı değişikliklerle grev yasaklarının kapsamını genişletmiştir. 657 Sayılı DMK’nın 125. maddesinin E bendinde yer alan “Devlet memurluğundan çıkarma cezasını gerektiren fiil ve haller” şu şekilde düzenlenmiştir;
657 Sayılı DMK Madde 125 (E. Bendi): “a) İdeolojik veya siyasi amaçlarla kurumların huzur, sükûn ve çalışma düzenini bozmak, boykot, işgal, kamu hizmetlerinin yürütülmesini engelleme, işi yavaşlatma ve grev gibi eylemlere katılmak veya bu amaçlarla toplu olarak göreve gelmemek, bunları tahrik ve teşvik etmek veya yardımda bulunanlara devlet memuriyetinden çıkarılma cezası verilir.”
Kamu emekçilerinin, Türkiye’nin de altına imza attığı uluslararası anlaşma ve sözleşmeler gereğince grev yapma hakkı olduğu tartışmasız bir gerçektir. Her fırsatta haktan ve özgürlükten bahsedenlerin, emekçilerin en önemli caydırıcı gücü olan grev ve grev benzeri (iş yavaşlatma ve işi durdurma vb) eylemlerini memuriyetten çıkarılma ile cezalandırmak istemesi, yandaş olmayan sendikalara yönelik bir gözdağı olarak değerlendirilebilir.
Kamu emekçilerinin son yıllarda geniş bir katılımla gerçekleştirdiği 25 Kasım uyarı grevi ve geçtiğimiz yıl yapılan 23 Mayıs grevi üzerinden bu madde dayanak gösterilerek, greve katılan kamu emekçilerinin bırakalım “memuriyetten çıkarılmayı”, haklarında soruşturma bile açılmamış olmasını bu maddenin fiilen geçersiz olması olarak değerlendirmek mümkündür.
AKP hükümetinin kendisine yakın, müzakereci sendikaları güçlendirmek, mücadeleci sendikaları etkisiz hale getirmek için en temel sendikal eylemleri bile “memuriyetten çıkarılma” sebebi sayması, kamu emekçilerine yönelik içi boş bir tehdit olmaktan ileri gitmemektedir.
Ödünç memurluk!
657 Sayılı DMK EK Madde 8 (2. Fıkra): “(…) memurlar, kamu yararı ve hizmet gerekleri sebebiyle ihtiyaç duyulması hâlinde kurumlarınca, Devlet Personel Başkanlığının uygun görüşü alınarak diğer kamu kurum ve kuruluşlarında altı aya kadar geçici süreli olarak görevlendirilebilir.”
Bu madde 657 sayılı DMK’da yapılan en dikkat çekici değişikliklerden birisidir. Söz konusu madde, 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 7 nci maddesi ile düzenlenen “ödünç işçilik” uygulaması ile büyük benzerlik taşımaktadır. İş Kanununa göre işveren, yazılı rızasını almak üzere bir işçiyi; aynı şirketler topluluğuna bağlı başka bir işyerinde veya yapmakta olduğu işe benzer işlerde çalıştırabilir. Bu durumda mevcut iş sözleşmesi devam etmekle beraber, işçi bu sözleşmeye göre üstlendiği işin görülmesini, geçici iş ilişkisi kurulan işverene karşı yerine getirmekle yükümlüdür. Geçici iş ilişkisi, tıpkı ilgili maddede belirtildiği gibi, altı ayı geçemez ve yazılı olarak yapılır, gerektiğinde en fazla iki defa yenilenebilir. Kamu personel rejimindeki tüm değişikliklerin özel sektördeki çalışma ilişkilerine benzer bir içerikte düzenlenmek istendiği açıkça görülmektedir.
Bu düzenlemenin nelere yol açacağına daha somut bir örnek vermek gerekirse; 2010 yılında Kayseri’nin Sarız ilçesi kaymakamı, cezaevinde kadın gardiyan olmadığı için İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünden kadın öğretmenlerin cezaevinde kadın mahkumların üzerini araması için görevlendirilmesini istemiştir. O zaman bu uygulama yasal değilken, 6111 Sayılı Torba Yasa ile getirilen yukarıdaki düzenleme sonrasında artık kimse “ben öğretmenim, doktorum, büro emekçisiyim benim kazanılmış haklarım var” diyemeyecektir. Bu madde ile “istenmeyen” personelin başka kurum ve illere gönderilmesinin önünü açılmıştır.
6111 Sayılı Torba Kanun ile yapılan değişiklikler, önümüzdeki dönemde iş güvencesinin kaldırılması odaklı girişimlerin ilk adımları olmuştur. Önümüzdeki dönemde kamu personel rejiminde yapılmak istenen diğer değişikliklerle birlikte değerlendirildiğinde, tüm kamu emekçilere, tıpkı işçilerde olduğu gibi kuralsız, geçici, güvencesiz ve köleleştirici çalışma koşullarının dayatılmak istendiği açıktır.
Ne yapılmalı?
Önümüzdeki dönemde kamu emekçilerinin büyük bölümünün “sözleşmeli” ve iş güvencesinden yoksun olarak istihdam edilmeleri, kaçınılmaz olarak iktidarın dünya görüşü doğrultusunda hareket eden, onun verdiği yüzdelik zamlara “şükreden”, iktidar yandaşı “makbul” sendikaya üye olmaya zorlanan, her biri tornadan çıkmış gibi hareket eden “makul memur” tipini gündeme getirecek.
Yeni personel rejiminde sözleşmeli personelin iş yaşamındaki geleceği, siyasi iktidarların atayacakları “parti memuru” yöneticilerin iki dudağı arasında olacak. Kamu kurum ve kuruluşlarında sözleşmeli istihdamın özellikle hastaneler, okullar ve diğer pek çok kamu kurumunda uygulanmaya başlaması geri dönüşü zor sorunları beraberinde getirecek.
Kamuda istihdamın büyük ölçüde “belirli süreli sözleşmeli” çalışanlardan oluşturulmak istenmesi, bilinen anlamıyla devlet memurluğu güvencesinin çok küçük bir kesim için (asker, polis, savcı, hakim vb) geçerli olacağının ispatıdır.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu 1965 yılında çıkarılmış ve aradan geçen sürede, ilgili dönemin ihtiyaçlarına göre değiştirilmiştir. Genel olarak bakıldığında 657 Sayılı DMK’nın savunulacak bir yanını bulmak mümkün değildir. Bu nedenle kamu emekçilerinin iş güvencesini savunurken, 657 sayılı DMK’yı savunur konuma düşmesi yapılacak en büyük hata olacaktır. Bu noktada savunulması gereken, devletin yurttaşlarına istihdam sağlama görevi olduğundan hareketle, kamu-özel ayrımı yapmaksızın her yerde istihdamın güvenceli olması ve taşeron çalışmanın/çalıştırmanın yasaklanması olmalıdır.
Önümüzdeki dönemde hayata geçirilmek istenen esneklik ve güvencesizlik temelinde oluşturulacak yeni personel sistemiyle yapılmak istenenleri sadece “memurları” ilgilendiren basit bir “yasa değişikliği” olarak görmemek gerekir. Kamu emekçilerinin son kalesi olarak ifade edebileceğimiz iş güvencesinin gasp edilme sürecini, sadece kamu hizmetleri sunanlar açısından değil, bu hizmetlerden yararlananlar açısından da değerlendirmek ve ortak bir tepki örgütlemek bugün her zamankinden daha önemli hale gelmiş durumdadır.
Bu aşamada yapılması gereken, geçmiş yıllarda olduğu gibi sadece mevcut “memur statüsünün” savunulması değil, her türden kuralsız ve güvencesiz çalışma biçimlerine karşı işçi, memur, sözleşmeli, taşeron, ücretli ayrımı yapmadan topyekun bir mücadelenin örgütlenmesidir. Aksi takdirde kamu emekçileri sadece kendi gemilerini kurtarmaya çalışırken, gemideki bütün yolcularla birlikte boğulma ihtimallerinin daha yüksek olduğu unutulmamalıdır.