Kültür Sanat Sen
ODTÜ SENATOSUNUN ANTİDEMOKRATİK UYGULAMALARA İLİŞKİN KAYGILARINI PAYLAŞIYORUZ...
KÜLTÜR SANAT SEN, HİZMET KOLUNDA YİNE GENEL YETKİLİ SENDİKA!
MOBBİNGE MARUZ KALAN ÜYEMİZ HAKKINDA BASIN TOPLANTISI...
Üyemiz, memur olarak çalıştığı kurumun amiri tarafından 3 yıl boyunca mobbinge maruz kalmış, yine amirin kışkırtmaları sonucunda erkek mesai arkadaşından dayak yemiştir. Dayak öncesinde de yine aynı kişinin aşağılamalarını amirine bildirmesine rağmen, üyemizin şikâyetleri dikkate alınmamıştır. Bu da yetmezmiş gibi müdürün cinsel tacizine uğramasıyla birlikte olaylar tahammül sınırını aşmış ve üyemiz olayı yargıya taşımak istediğini söyleyerek sendikamıza başvurmuştur. Bu süre zarfında tehditler almış, üzerine araba sürülmüş, evi soyulmuş, takip edilmiş ve bütün bunlar polis tutanaklarıyla kaydedilmiştir.
Arkasından valilik oluru alınarak bakanlığa bildirilmeden usulsüz bir şekilde geçici görevlendirme yapılarak, üyemiz başka bir kuruma gönderilmiştir. Yapılan soruşturma sonucunda görevlendirmenin usulsüzlüğü sebebiyle işlem iptal edilmiş üyemize sadece “sehven” yapılmış denmiştir.
Taciz davamız devam ederken üyemiz; her ne demekse “davanın selameti açısından” Edirne’ye sürülmüş, Çanakkale İdare mahkemesinin yürütmeyi durdurma kararı ile tekrar görev yerine dönebilmiştir. Bir yılı aşkın bir süredir yürüttüğümüz hukuki ve fiili meşru mücadelemiz sonucunda, yine Çanakkale İdare Mahkemesinin kararıyla tacizci müdür 3 yıl 1,5 ay hapis cezası almıştır.
Tacizci olduğu mahkeme kararıyla tescillenen bu müdür, üyemizin yaşadığı ve yıllarca süren sıkıntıları yetersiz görmüş olacak ki; erkek mesai arkadaşından dayak yediği olayda bile üyemizi suçlu göstererek, üyemiz hakkında Devlet memurluğundan çıkarma cezası talep etmiştir. İzmir’de karakolda sille tokat dayak yiyen Fevziye Cengiz’i hatırlarsınız; dayak atan polisin kolu çizildi diye dayak yiyen Fevziye Cengiz için hâkim 6 yıla kadar ceza istemişti. Benzer olaylar gibi görünen bu iki olay aslında birbirinin tıpatıp aynısıdır; Bir bütünün parçası, yani AKP’nin kadına bakış açısının yansımalarıdır.
Fethiye toplu tecavüz davasını da hatırlarsınız; bu dava polislerin görmediği, savcıların duymadığı, hakimlerin dinlemediği bir adalet mekanizmasında, kadınların hukuk mücadelesi ve dayanışması sonucunda açılabilmişti. Tecavüz çetesinin avukatlığını Muğla baro başkanı ve sekreteri üstlenmişti. Kurumsal kimliği dolayısıyla tecavüzcülerin avukatlığını yapmasının yanlış olduğu ve vazgeçmesi konusunda yapılan eleştirilere kulak tıkayan baro başkanını protesto eden avukat Candan Dumrul’u da hukuka ve ahlaka aykırı davranmak iddiasıyla baroya şikâyet etmiş ve savunması istenmişti. Nasıl bir ahlak anlayışıdır ki olayın failline değil mağduruna karşı işlem yapmakta bir mahsur görülmemektedir.
Benzer demiyoruz, aynı olayı Çanakkale taciz davamızda Genel Sosyal Dış İlişkiler ve Kadın Sekreterimiz Deniz Özsaygı yaşamıştır. Üyemize cinsel saldırıda bulunan amirin avukatı olan Çanakkale Baro Başkanı, N. Ç. davasından çıkan kararı toplum vicdanını yaralar nitelikte bulduğu yönünde bir açıklama yapmıştır. Deniz Özsaygı’nın kendisinin bu çelişik durumunu eleştirmesi üzerine Çanakkale Baro Başkanı, kendisine dava açarak karşılık vermiştir. Tekrar söylüyoruz; bu iki olay da benzer değil tıpatıp aynıdır; Kadına yönelik işlenen suçları münferit olarak nitelendiren, böylelikle sorumluluktan kurtulabileceğini sanan AKP’nin kadın politikalarının yansımasıdır.
Süreklilik arz eden fiil ve uygulamaların münferit olamayacağı herkesçe bilinen bir gerçektir. Kadına karşı şiddetin, diğer şiddet türlerinden ayrılması sistematik oluşundan ileri gelir. Ailenin korunması yasası, kadına yönelik işlenen suçlar içerisinde özellikle şiddetin önüne geçemez. Bir sebeple aile içerisinde herkes şiddete maruz kalma durumu yaşayabilir. Kadınsa, şiddete her an her yerde maruz kalabilmektedir. Kadına yönelik şiddeti aile içerisine hapsetmek, genelleştirmek, durumun özünü değiştirdiği gibi önleyici olmaktan da çıkarır. Çünkü kadına yönelik şiddet ataerkil sistemin cinsiyet ayrımcı politikalarından ileri gelir.
Sendikamız Genel Merkez Kadın sekreteri Deniz Özsaygı’ya ve Avukat Candan Dumrul’a yöneltilen haksız suçlamalardan derhal vazgeçilmesini istiyoruz.
Biz yaşamın her alanında kadına yönelik her türlü ayrımcılığa, tacize, tecavüze, şiddete ve kürtaj yasağı gibi kadının özgür iradesini tamamen yok edecek uygulamalara dur diyen kadınlarımızın yanında örgütlü gücümüzle mücadele etmeye devam edeceğiz.
ÇANAKKALE DAVASINDA MAHKUMİYET...
Üyemiz, Çanakkale Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’na daktilograf olarak çalışmakta iken amirinin küçümseyici, aşağılayıcı tavırlarına ve tacizine maruz kalmıştır. Bunun yanı sıra, aynı iş yerinde geçici işçi olarak çalışan bir personelden 19.10.2010 tarihinde mesai saati içinde dayak yemiştir. Konuyla ilgili soruşturma başlatılmış arkasından yüksek disiplin kuruluna sevk edilmiştir. Sendikamız, 14.06.2012’de Üyemize destek için Çanakkale 2. Asliye Ceza Mahkemesi önünde saat 14.00’de duruşma günü basın açıklaması düzenlemiştir. Sonuçlanan dava ile, üyemizin amiri olan sanık, 3 yıl 1 ay 15 gün mahkumiyet almıştır.
KÜRTAJ DEĞİL, YASAKLANMASI CİNAYETTİR
Yaşamımızın diğer birçok alanında olduğu gibi eril iktidar ve güçleri bedenimize de hükmetmeye çalışıyor. Doğurup doğurmama hakkımız dahi elimizden alınmak isteniyor. Tecavüz mağduru kadınların bile doğurmasını istiyor, çocuğa biz bakarız diyorlar. Nasıl bakacaksınız sokaklarda yaşayan yüzlerce çocuğa baktığınız gibi mi? Yoksa sağlıkta dönüşüm programlarınızla, sağlıksızlığa mahkûm ettiğiniz çocuklar gibi mi? Yoksa deprem sonrası Van da baktığınız gibi mi? Yoksa cezaevlerinde taciz ve tecavüzlerine göz yumduğunuz gibi mi? Yoksa üzerine bombalar yağdırdığınız gibi mi? Zehirleyen süt dağıtarak mı nasıl bakacaksınız?
Olacağı yokta farz edelim baktınız bedenin sahibi değil midir kararı verecek olan. Beden bizim hayat bizim dolayısıyla da tasarruf sahibi de biziz. Doğmamış ve doğacak çocuklarımız da sizin ucuz iş gücü ordunuz olmayacak. Bakamayacağına emin olduğu çocuğu doğurmamak için ilkel yöntemlere başvurmak zorunda bırakılacak kadınların ölümlerinin faili de devlet olacaktır.
Korumadığın gibi korunmalarını engellemeye çalış, hatta kürtaj yasağıyla bizzat öldür. Bu kabullenilemez bir durumdur. Kadınlar vazgeçmeyecek mücadele edecek çünkü kadınlar biliyor kürtaj değil yasaklanması cinayet olur. Bu uygulamadan derhal vazgeçilmelidir.
TUTUKLU KESKLİ KADINLARI DA SEBEST BIRAKIN
Şubat ayında gözaltına alınan KESKLİ 9 kadın arkadaşımız, dört aya yakın bir süredir tutuklu. Daha gün ağarmadan apar topar çocuklarının korkulu gözleri önünde evlerinden alındılar. Neyle suçlandıklarını halen bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa oda; kadınlar daha güzel bir ülke yaşamak ümidiyle açlığa, yoksulluğa, sağlıksızlığa, eğitimsizliğe, kadına yönelik işlenen suçlara karşı mücadele ettikleriydi. Aslında verdikleri demokrasi mücadelesi Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılarının “özel yetkileriyle” terörist faaliyetler haline dönüştürülmüştür. Bu tutuklamalar haksız ve hukuksuzdur başta kadın arkadaşlarımız olmak üzere tüm KESK’li tutuklular serbest bırakılmalıdır.
BU KADARI YETMEDİ Mİ?
Üyemiz, memur olarak çalıştığı kurumun amiri tarafından 3 yıl boyunca mobbinge ve cinsel taciz ve saldırıya uğramış, yine amirin kışkırtmaları sonucunda erkek mesai arkadaşından dayak yemiştir. Dayak öncesinde de yine aynı kişinin aşağılamalarına maruz kalmış amirine bildirmesine rağmen şikâyetleri dikkate alınmamıştır. Bu da yetmezmiş gibi müdürün cinsel tacizine uğramasıyla birlikte olaylar tahammül sınırını aşmış ve üyemiz olayı yargıya taşımak istediğini söyleyerek sendikamıza başvurmuştur. Bu süre zarfında tehditler almış, üzerine araba sürülmüş, evi soyulmuş, takip edilmiş ve bütün bunlar polis tutanaklarıyla kaydedilmiştir.
Arkasından valilik oluru ile bakanlığa bildirilmeden usulsüz olarak geçici görevlendirme yapılarak başka bir kuruma gönderilmiştir. Yapılan soruşturma sonucunda görevlendirmenin usulsüzlüğü sebebiyle işlem iptal edilmiş üyemize sadece sehven yapılmış denmiştir.
Taciz davamız devam ederken üyemiz; her ne demekse “davanın selameti açısından” Edirne’ye sürülmüş Çanakkale İdare mahkemesinin olumlu tavrı ve yürütmeyi durdurma kararı ile tekrar görev yerine dönebilmiştir.
İdare üyemizin yaşadığı ve yıllarca süren sıkıntıları yetersiz görmüş olacak ki; erkek mesai arkadaşından dayak yediği olayda bile suçlu görülerek yüksek disiplin kuruluna sevk edilmiştir. Fevziye Cengiz hatırlarsınız İzmir de karakolda sille tokat dayak yiyen kadını; dayak yerken polisin kolu çizilmiş ve hâkim 6 yıla kadar ceza istemişti. Bu olaylar benzer olaylar değildir bir bütünün parçası yani AKP’nin kadına bakış açısının yansımalarıdır.
KADINLARI KORUNMUYOR VE KORUNMALARI DA ENGELLENMEYE ÇALIŞILIYOR
Örneğin Fethiye toplu tecavüz davası, kadınların hukuk mücadelesi ve dayanışması sonucunda açılabilmişti. Tecavüz çetesinin avukatlığını Muğla baro başkanı ve sekreteri üstlenmişti. Kurumsal kimliği dolayısıyla tecavüzcülerin avukatlığını yapmasının yanlış olduğu ve vazgeçmesi konusunda yapılan eleştirilere kulak tıkayan baro başkanını protesto eden avukat Candan Dumrul’u da hukuka ve ahlaka aykırı davranmak iddiasıyla baroya şikâyet etmiş ve savunması istenmişti.
Üyemize cinsel saldırı da bulunan amirinin avukatı da olan Çanakkale baro başkanı, N. Ç. Davasından çıkan kararı toplum vicdanını yaralar nitelikte bulduğu yönünde bir açıklama yapmıştır. Sendikamız genel merkez yöneticisi kadın sekreterimiz Deniz Özsaygı’nın kendisinin bu çelişik durumunu eleştirmesi üzerine Çanakkale Baro Başkanı, Sayın Özsaygı’ya dava açarak karşılık vermiştir; yarın saat 9.40 da davası görülecektir.
Bu iki olay da benzer değil aynıdır. Kadına yönelik işlenen suçları münferit olarak nitelendiren böylelikle sorumluluktan kurtulabileceğini sanan AKP’nin kadın politikalarının yansımasıdır. Süreklilik arz eden durumlar münferit olamaz bu herkesçe bilinen bir gerçektir. Biz yaşamın her alanında kadına yönelik her türlü ayrımcılığa, tacize, tecavüze, şiddete ve kürtaj yasağı gibi kadını özgür iradesini tamamen yok edecek uygulamalara dur demek için örgütlü gücümüzle mücadeleye devam edeceğiz. Hükümet bu konuda gereğini yapasıya kadar her gün Türkiye’nin her yerinden isyanımızı haykırmaya devam edeceğiz.
KÜLTÜRÜMÜZE, SANATIMIZA VE TİYATROLARIMIZA SAHİP ÇIKIYORUZ!
KÜLTÜRÜMÜZE, SANATIMIZA, TİYATROLARIMIZA
SAHİP ÇIKIYORUZ!
Başbakan’ın “Devletin tiyatrosu olmaz, özelleştiriyorum” fetvası ile birlikte ilgili Bakanlıklar Devlet Tiyatrolarının özelleştirilmesi yönünde çalışmalara başladılar.
Devlet, kamu yararına kurumları oluşturmakla yükümlüdür. Sosyal devlet anlayışı gereği; eğitim sağlık,kültür,sanat hizmetleri, kar amacı güdülmeden halkın hizmetine sunulur. Bu nedenle,devlet kurumları olan tiyatro,opera ve baleye halkın oylarıyla işbaşına gelen her hükümet aynı gözle bakmak zorundadır. Tüm gelişmiş ülkelerde ödenekli sanat kurumlarını kuran devlet, onları destekler ve yaygınlaşmasını sağlar. Çünkü tiyatro, opera ve bale sanatları; toplumsal kültürün gelişmesi açısından vazgeçilmez ögelerden biridir. Bu kurumlardaki sanatsal etkinlikler ödenekli sanat kurumlarını tasfiye etmek isteyen hükümetin cebinden çıkan paralarla değil, halkın verdiği vergilerle sağlanır. Öte yandan devlet, ödenekli sanat kurumlarının gelişimi için iktidarların müdahalelerini önlemek adına tedbirler alır. Bu uygulamaların aksine yaklaşımlar sergileyen bugünkü zihniyet “ben yaptım oldu” mantığı ile, sanat kurumlarını ve bu kurumların çalışanlarını potansiyel suçlu ilan ederek, onları toplum önünde itibarsızlaştırıp, hedef göstermektedir. Bu,;sanatın özgürlük, özerklik ve özgünlüğünün vesayet altına alınması demektir.
Kültür ve sanatla uğraşanları elitistlikle,jakobenlikle etiketleyip, onları yarım porsiyon aydın olarak niteleyip, küçümseyen anlayış; siz-biz gibi ayrımcı söylemler kullanarak her fırsatta sanatçıları halkın önünde kendilerine düşman gibi göstermeye çalışmaktadır. Bunu yapanlar “muhafazakâr sanat” iddiasıyla toplumumuzun ve ülkemizin tarihsel, kültürel, sanatsal değerlerini gerçek dışı bilgilerle yozlaştırıp, kendi siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda toplum mühendisliğine soyunarak halkı ve sanatı derin bir karanlığın içine çekmeyi amaç edinmektedirler.
“Gelişmiş ülkelerin hemen hepsinde devlet eliyle tiyatroculuk olmaz” diye yola çıkan bu özelleştirme yandaşları, tamamen gerçek dışı bir söylem kullanmaktadırlar. Oysa biz biliyoruz ki Almanya, Fransa, İngiltere gibi birçok Avrupa ülkesinde devletin bütçesinden tiyatroya büyük paylar ayrılmaktadır. Bu gelişmiş ülkelerdeki tiyatroların özerk yapıları hükümetlerin repertuarlara müdahalesini de engellemektedir.
Kamu yararına çalışan Devlet Tiyatroları, anayasanın çizdiği çerçeve içerisinde kuruluşundan bu yana, toplumun her kesimi kucaklayıp,onları,kaliteli sanat ürünleriyle buluşturmuştur. Devlet Tiyatroları ve diğer ödenekli sanat kurumlarının özelleştirilmesi halinde, ülkenin sosyo-ekonomik koşulları içinde çok az ücret alıp, geçim sıkıntısı çeken geniş halk kesimleri, bu etkinlikleri, maliyetlerinin yüksek olması nedeniyle izleme olanağını bulamayacaklardır. Bu durum, başta Anadolu’daki tiyatro hareketini bitirecek, metropol kentlerin ise ulusal ve evrensel nitelikli, büyük prodüksiyonlardan mahrum kalmasını getirecektir.
Ayrıca 4046 sayılı özelleştirme yasasının 1. maddesi incelendiğinde; bu maddede yer alan amaçla ,5441 sayılı yasa ile kurulmuş Devlet Tiyatrolarının uzaktan yakından bir ilişkisi bile olmadığı görülmektedir.
Biz demokratik kitle örgütleri endişe içindeyiz. Sayın Başbakan’ın doksan sekiz yıllık geçmişi olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları ve altmış üç yıllık Devlet Tiyatrolarını hedef alan açıklamalarından anlaşılan odur ki ; senfoni, koro ,dans toplulukları gibi sanat kurumlarını da aynı acı son beklemektedir.
Bizce bir ülkede kültür ve sanata verilen değer, o ülkenin gelişmişlik düzeyi açısından önemli bir göstergedir. Tiyatroların özelleştirilmesi fikri ise tiyatro sanatının idam fermanıdır.
SORUYORUZ: Bu girişim tamamlandıktan sonra sıra nereye gelecektir? Özel sanat kuruluşları ve bireysel üretilen sanat türleri için de yeni sistemler mi devreye girecektir? Amaçlanan, bu yolla tek tip insan yetiştirilmesi midir?
Tiyatro sanatçılarındır. Ödenekli tiyatrolarda radikal değişimlere gitmeden yapılması düşünülen düzenlemelerin, yasa ve tüzük gibi mevzuatların hazırlanması konunun muhatapları sanatçılar ,bilim insanları, konunun uzmanı akademisyenler ve demokratik kitle örgütleri temsilcileridir.
O yüzden ödenekli sanat kurumlarını daha verimli hale getirmek için “KÜLTÜRÜMÜZE, SANATIMIZA VE TİYATROLARIMIZA SAHİP ÇIKIYORUZ”.
KÜLTÜR SANAT-SEN- (Kültür Sanat ve Turizm Emekçileri Sendikası) TOBAV(Devlet Tiyatrosu Opera ve Balesi Çalışanları Yardımlaşma Vakfı) –DETİS(Devlet Tiyatrosu Sanatçıları Derneği)—TOMEB(Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği)
KÜLTÜRÜMÜZE, SANATIMIZA VE TİYATROLARIMIZA SAHİP ÇIKIYORUZ....
KÜLTÜRÜMÜZE, SANATIMIZA VE TİYATROLARIMIZA SAHİP ÇIKIYORUZ!
Tüm Kültür ve Sanat Emekçilerini 1 Mayıs’ta Taleplerimizle Alanlara Çıkmaya Çağırıyoruz!
Türkiye’de kültüre ve sanata yönelik piyasacı ve gerici müdahalelerin belirgin bir şekilde arttığı, kültür ve sanat emekçilerinin emeğinin bizzat Başbakan tarafından aşağılandığı, tiyatrolarımızın ve tiyatro sanatçılarımızın resmen hedef haline getirildiği bir dönemden geçiyoruz.
Kültür ve sanatı “elit” bir uğraş olarak görüp küçümseyenler, her fırsatta sanatçılarımızı kendilerine düşman gibi göstermeye çalışmaktadırlar. “Muhafazakâr sanat” iddiasıyla toplumun ve ülkemizin tarihsel, kültürel, sanatsal değerlerini gerçek dışı bilgilerle yozlaştırıp, kendi siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda biçimlendirmek isteyenler, toplumu ve sanatı derin bir karanlığın içine çekmeye çalışmaktadır.
98 yıllık geçmişi olan ve bugüne kadar çok sayıda başarılı oyun sahnelemiş, kent kültürüne hizmet etmiş bulunan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nı (İBBŞT) bir süredir hedef alan tartışmalar, Başbakan tarafından tiyatroların özelleştirileceği açıklaması ile ölüm fermanına dönüşmüştür. Şehir tiyatrolarının yönetmeliğinin değiştirilerek, sanatın idaresinin AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir bürokratı emrine verilmesine karşı yapılan protestolara Başbakanın yeni çıkışı “Devletin Tiyatrosu Olmaz, Özelleşsin” fetvası olmuştur. Bu söylem göstermektedir ki, Devlet sanat kurumlarının geri kalanının da aynı ideolojinin vesayeti altına gireceği günler yakındır. Bir ülkede kültür ve sanata verilen değer, o ülkenin gelişmişlik düzeyi açısından çok önemli bir göstergedir. Toplumu ayrıştırıp, karşı karşıya getirerek gücünü kötüye kullanmaksa ancak faşist yönetimlerin yapmak isteyeceği bir şey olabilir.
Tiyatrolarımızı özelleştirmeye, böylece de yok etmeye kalkan zihniyete “Özgür, Özerk, Özgün Sanat” anlayışımızla karşı duracağız.
Kültür Sanat Sen olarak, ülkemizde sanatın, sanatçının gelişmesi ve özgürleşmesini engellemek isteyenlere karşı yürüttüğümüz kararlı mücadele sürerken, kamu hizmetlerinin bütün alanlarında olduğu gibi, kültür ve sanat alanında görev yapan sahne emekçileri ve sanatçılarımıza yönelik her türlü saldırının karşısında örgütlü gücümüzle duracağımız bilinmelidir.
Bu nedenle, tüm Devlet Tiyatro, Opera, Senfoni, Koro ve Topluluklarında çalışan arkadaşlarımızı ve tüm kültür-turizm emekçilerini, sanatımıza yönelik saldırılara karşı en güçlü yanıtı verebilmek için 1 Mayısta alanlarda olmaya ve geleceğimize sahip çıkmaya çağırıyoruz.
YAŞASIN 1 MAYIS,
YAŞASIN BİRLİK, MÜCADELE VE DAYANIŞMA





