Kültür Sanat Sen

Kültür Sanat Sen

Türkiye’de son yıllarda giderek belirginleşen antidemokratik uygulamalar ve yarattığı olumsuz sonuçların, yurt içinde ve yurt dışında çeşitli kesimler tarafından eleştirildiği bilinmektedir. AKP’nin “ileri demokrasi” olarak adlandırdığı, ancak iktidar partisi gibi düşünmeyenlerin baskı, gözaltı ve tutuklamalarla sindirilmeye çalışıldığı bir dönemde ODTÜ Senatosundan yapılan tepki açıklaması, yaşanan süreçten rahatsızlık duyan herkese tercüman olmuştur. ODTÜ Senatosu, “Basın üzerindeki baskıları ve akademik özerkliği zedeleyen uygulamaları, ülkemizde düşünce, ifade ve bilim özgürlüğüne müdahale olarak” değerlendirmiş ve bir bilim yuvası olmanın verdiği birikim ve olgunlukla yaptığı açıklamada “Çağdaş demokrasilerde üniversitelerin ve basının ortak zemininin düşünce ve ifade özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğünün güvencesinin ise evrensel normlara uygun bir hukuk sistemi olduğunu” özellikle vurgulamıştır. “Ülkemizde, bu çizgiden uzaklaşan ve adalet hissini zedeleyen her türlü uygulamadan derin kaygı duyuyoruz” ifadesi, bugün eylem ve söylemleri ile iktidarın hedefinde olan kişi, kurum, dernek, sendika vb tüm kesimlerin yaşananlardan duyduğu endişeleri ifade etmektedir. Basın üzerindeki baskılar, KESK ve bağlı sendikalara yönelik baskı ve sindirme uygulamaları, öğrenciler, gazeteciler ve sendikacıların potansiyel suçlular olarak gösterilerek tutuklanması, ülkemizde düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğüne açık bir müdahaledir. Bu tür müdahalelerin sendikal alandaki karşılığı, idari ve siyasi baskılarla kamu emekçilerinin yandaş sendikalara üye olmaya zorlanmasıdır. Son yıllarda özellikle KESK’e bağlı sendikalara üye olan kamu emekçilerine yönelik baskı, sindirme ve yıldırma uygulamalarının artmış olması, Türkiye’nin eşine az rastlanır şekilde baskıcı ve otoriter bir yönetim anlayışıyla yönetilmek istendiğinin en somut göstergesidir. ODTÜ senatosunun üniversiteler üzerindeki baskıların bu kadar yoğun olduğu bir dönemde yapmış olduğu bu açıklama ile gösterdiği demokratik tepki, iktidarın baskıları karşısında sinen ve kendi kabuğuna çekilen tüm kişi ve kurumlara örnek olacak niteliktedir. Kültür Sanat Sen olarak, ODTÜ senatosunu bu cesur çıkışından dolayı kutluyor, üniversiteler, emek ve meslek örgütleri ve sendikalar olarak iktidarın anti demokratik uygulamaları karşısında tüm emek ve demokrasi güçlerini baskılara karşı dayanışma içinde olmaya birlikte hareket etmeye çağırıyoruz.
Uzunca bir süredir sendikalara, emek ve demokrasi mücadelesi yürüten kesimlere yönelik olarak sürdürülen yoğun baskı ve sindirme uygulamaları tüm hızıyla devam ediyor. Evet, mücadele her geçen yıl bir öncekinden daha zorlu bir hale geliyor. Yalnız bu sürecin bize hatırlattığı onlara gösterdiği bir şey daha var ki o da; baskıyla, zorbalıkla, tehditle, itibarsızlaştırma politikalarıyla ülkedeki tek gerçek konfederasyon ve sendika olan KESK ve Kültür Sanat-Sen’i bitiremeyecek olmaları, buna güçlerinin yetmeyeceğidir. Ne idarelerin desteği ne hükümetin güdümü, emekçileri haklı taleplerinden ve kararlılığından vazgeçiremeyecektir. 4688 Sayılı yasa yürürlüğe girdiği andan itibaren hizmet kolunda “genel yetkili” olan sendikamız Kültür Sanat Sen 2012 yılında da tüm engelleme ve baskılara rağmen 4 bin 35 üyesi ile yine “genel yetkili” sendika olmuştur. Kamuda 2012 yılı itibariyle, hükümetin, merkezi ve yerel idarecilerin baskı ve yönlendirmeleri ile hükümet güdümlü sendikalar, 11 hizmet kolunun 10’unda yetkiyi almaları, bizleri önümüzdeki dönemde daha zorlu ve çetin mücadele günlerin beklediğini göstermektedir. Bu durum, hükümet güdümlü konfederasyon ve onun hizmet kolumuzda örgütlü sendikasının önümüzdeki dönemde “genel yetkiyi” alabilmek için her yola başvuracağını, kendi sendikalarına üye olmayan kültür, sanat ve turizm emekçilerine yönelik baskı ve yıldırma politikalarının artarak devam edeceğini göstermektedir. Kültür Sanat Sen, gerek hizmet kolumuzda yaşanan gelişmeler, gerekse 18 bini aşkın kültür, sanat ve turizm emekçisinin ekonomik, demokratik ve özlük sorunları ile ilgili olarak bugüne kadar ortaya koyduğu mücadeleci ve direngen tutumu kararlılıkla sürdürecek, siyasi ve idari baskılara örgütlü gücüyle karşı koyacaktır. Sendikalar kuruluş amaçları itibariyle hükümetlerden iktidarlardan yana değil, işçiden emekçiden yana taraf olmak durumundadırlar. Başbakanın “taraf olmayan bertaraf olur” demesi boşuna değildir. Kültür, sanat ve turizm emekçileri “bertaraf” olmamak için Kültür Sanat-Sen de “taraf” olmuşlardır. 2013’te sendikamızı ve konfederasyonumuz KESK’i sahiplendiğimizi göstermenin en etkili yolu, Kültür Sanat Sen’in bir kez daha genel yetkili sendika olmasıdır. KESK’in mücadelesini, sendikal mücadele alanında engelleyemeyenler, kamuoyunun kafasında soru işaretleri yaratmak amacıyla, KESK’i ve bağlı sendikaları yarattıkları “kara propaganda” ile yıpratmak, bu şekilde kamuda sadece hükümet güdümlü konfederasyon ve sendikaların yetkili olmasını sağlamak için düğmeye basmış durumdadır. Bunun ilk işaretleri 25 Haziran’da KESK ve bağlı sendikalara yönelik olarak gerçekleştirilen “operasyonlar” ile verilmiştir. Sendikalarımıza yönelik baskı ve gözaltıların gerçek nedenlerini, arama ve gözaltı kararı veren savcı, emniyet yetkilileri ve böylesine çirkin bir operasyonun gerçekleşmesi için adeta “dua edenler” çok iyi bilmektedir. Gözaltındaki sendika üye ve yöneticilerine sorulan soruların tamamen sendikal faaliyetlerle ilgili olması, KESK’i yıpratmaya çalışanların siyasi iktidarın istekleri doğrultusunda hareket ettiğini ve sendikal mücadeleye tamamen “iktidarın gözü” ile baktıklarını göstermektedir. Kamuoyunun kafasında oluşacak soru işaretlerini gidermek açısından, büyük bir gürültü eşliğinde gözaltına alınan KESK’e bağlı sendika üye ve yöneticilerine sorulan sorulara baktığımızda, sendikalarımıza yönelik operasyonlardan kendilerine pay çıkaranların nasıl bir acizlik ve çaresizlik içinde olduğu görülmektedir. Gözaltındaki sendika üye ve yöneticilerine şu sorular sorulmuştur: • 8 Ekim 2011 tarihinde KESK ve sağlık örgütlerinin ortaklaşa düzenlediği mitinge neden katıldınız? Bu mitinge katılmaktaki amacınız neydi? Mitinge katılmak için herhangi bir yerden talimat aldınız mı? • Şube başkanlarının gözaltına alınmasını neden protesto ettiniz? • 21 Aralık 2011 tarihinde KESK tarafından yapılan iş bırakma eylemine katılmak için kimden talimat aldınız? • 26 Ocak 2012 tarihinde TBMM’de görüşülmekte olan sendika yasasını neden protesto ettiniz? • 13 Şubat ve 13 Nisan’da KESK’li kadınların tutuklanmasını neden protesto ettiniz? • 4+4+4 eğitim yasasına yönelik olarak neden protesto eylemleri düzenlediniz? Bu eylemleri düzenlemekteki amacınız neydi? Bu konuda herhangi bir talimat aldınız mı? Savcılık sorgusu sırasında gözaltına alınanlara, KESK’in ve KESK’e bağlı sendikaların sendikal faaliyetlerine toplantılarına neden katıldıkları sorulmuş, sendika yöneticilerinin günlük sendikal faaliyetler çerçevesinde yaptıkları telefon görüşmeleri üzerinden “suç ve suçlu” yaratılmaya çalışılmıştır. Şu temel gerçeği herkes çok iyi bilmektedir ki, savcıların elinde KESK üye ve yöneticilerini suçlayacak, kamu emekçilerinin de ortak karar alıp ortak katıldıkları, herhangi bir sendika yöneticisi ve üyesinin yapması gereken eylemler dışında hiçbir “suç unsuru” yoktur. Sorgulamayı yapan savcılar, sendikaların nasıl kurumlar olduğunu ve nasıl işlediğini çok iyi bilmelerine rağmen, hiçbir şey bilmiyormuş gibi, zorla suç ve suçlu yaratmaya çalışmışlar, bu amaçla KESK’i ve mücadelesini yıpratmayı, işyerlerinde ve alanlarda engelleyemedikleri mücadelemizi, böylesine karanlık ve şaibeli operasyonlar üzerinden gerçekleştirmeyi hedeflemişlerdir. AKP hükümeti, doğrudan kendi denetimine aldığı ve kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiği yargı ve emniyet güçleri aracılığıyla, karşısında tehdit olarak gördüğü herkesi, her kurumu hedef haline getirmiştir. 25 Haziran’dan bu yana yaşananlar, KESK ve bağlı sendikaların kamuoyundaki etkisi ve mücadele alanlarını daraltmayı hedeflemektedir. KESK ve bağlı sendikalara yönelik baskılar, emek alanında ve kültür sanat ve turizm hizmet kolunda yoğunlaşması beklenen saldırılara karşı güçlü bir karşı koyuşun engellenmesi, en azından bu yönde oluşacak bir mücadele cephesinin parçalanarak zayıflatılması ve etkisiz hale getirilmesini amaçlamaktadır. 20 yılı aşkın süredir kamu emekçileri mücadelesinin en ileri ve en kitlesel gücü olan sendikalarımıza yönelik olarak gerçekleştirilen son operasyon, gelecekten kaygı duyan, hak ve çıkarları için mücadele etmekten başka çıkar yol görmeyen tüm mücadeleci kesimlere yönelik açık bir gözdağıdır. Ancak şu çok iyi bilinmelidir ki, sendikalarımız, üzerindeki bütün baskı ve sindirme politikalarına rağmen, yıllardır savunduğu ilke ve değerlerden ödün vermeden mücadelesine devam edecektir. Tüm kültür, sanat ve turizm emekçilerini, haklarımıza ve geleceğimize yönelik her türlü tehdit ve baskı karşısında, daha fazla dayanışma içinde olmaya çağırıyor, hizmet kolunda yetkili sendika olmamızı sağlayan bütün kültür, sanat ve turizm emekçilerine teşekkür ediyoruz.

Üyemiz, memur olarak çalıştığı kurumun amiri tarafından 3 yıl boyunca mobbinge maruz kalmış, yine amirin kışkırtmaları sonucunda erkek mesai arkadaşından dayak yemiştir. Dayak öncesinde de yine aynı kişinin aşağılamalarını amirine bildirmesine rağmen, üyemizin şikâyetleri dikkate alınmamıştır. Bu da yetmezmiş gibi müdürün cinsel tacizine uğramasıyla birlikte olaylar tahammül sınırını aşmış ve üyemiz olayı yargıya taşımak istediğini söyleyerek sendikamıza başvurmuştur. Bu süre zarfında tehditler almış, üzerine araba sürülmüş, evi soyulmuş, takip edilmiş ve bütün bunlar polis tutanaklarıyla kaydedilmiştir.
Arkasından valilik oluru alınarak bakanlığa bildirilmeden usulsüz bir şekilde geçici görevlendirme yapılarak, üyemiz başka bir kuruma gönderilmiştir. Yapılan soruşturma sonucunda görevlendirmenin usulsüzlüğü sebebiyle işlem iptal edilmiş üyemize sadece “sehven” yapılmış denmiştir.
Taciz davamız devam ederken üyemiz; her ne demekse “davanın selameti açısından” Edirne’ye sürülmüş, Çanakkale İdare mahkemesinin yürütmeyi durdurma kararı ile tekrar görev yerine dönebilmiştir. Bir yılı aşkın bir süredir yürüttüğümüz hukuki ve fiili meşru mücadelemiz sonucunda, yine Çanakkale İdare Mahkemesinin kararıyla tacizci müdür 3 yıl 1,5 ay hapis cezası almıştır.
Tacizci olduğu mahkeme kararıyla tescillenen bu müdür, üyemizin yaşadığı ve yıllarca süren sıkıntıları yetersiz görmüş olacak ki; erkek mesai arkadaşından dayak yediği olayda bile üyemizi suçlu göstererek, üyemiz hakkında Devlet memurluğundan çıkarma cezası talep etmiştir. İzmir’de karakolda sille tokat dayak yiyen Fevziye Cengiz’i hatırlarsınız; dayak atan polisin kolu çizildi diye dayak yiyen Fevziye Cengiz için hâkim 6 yıla kadar ceza istemişti. Benzer olaylar gibi görünen bu iki olay aslında birbirinin tıpatıp aynısıdır; Bir bütünün parçası, yani AKP’nin kadına bakış açısının yansımalarıdır.
Fethiye toplu tecavüz davasını da hatırlarsınız; bu dava polislerin görmediği, savcıların duymadığı, hakimlerin dinlemediği bir adalet mekanizmasında, kadınların hukuk mücadelesi ve dayanışması sonucunda açılabilmişti. Tecavüz çetesinin avukatlığını Muğla baro başkanı ve sekreteri üstlenmişti. Kurumsal kimliği dolayısıyla tecavüzcülerin avukatlığını yapmasının yanlış olduğu ve vazgeçmesi konusunda yapılan eleştirilere kulak tıkayan baro başkanını protesto eden avukat Candan Dumrul’u da hukuka ve ahlaka aykırı davranmak iddiasıyla baroya şikâyet etmiş ve savunması istenmişti. Nasıl bir ahlak anlayışıdır ki olayın failline değil mağduruna karşı işlem yapmakta bir mahsur görülmemektedir.
Benzer demiyoruz, aynı olayı Çanakkale taciz davamızda Genel Sosyal Dış İlişkiler ve Kadın Sekreterimiz Deniz Özsaygı yaşamıştır. Üyemize cinsel saldırıda bulunan amirin avukatı olan Çanakkale Baro Başkanı, N. Ç. davasından çıkan kararı toplum vicdanını yaralar nitelikte bulduğu yönünde bir açıklama yapmıştır. Deniz Özsaygı’nın kendisinin bu çelişik durumunu eleştirmesi üzerine Çanakkale Baro Başkanı, kendisine dava açarak karşılık vermiştir. Tekrar söylüyoruz; bu iki olay da benzer değil tıpatıp aynıdır; Kadına yönelik işlenen suçları münferit olarak nitelendiren, böylelikle sorumluluktan kurtulabileceğini sanan AKP’nin kadın politikalarının yansımasıdır.
Süreklilik arz eden fiil ve uygulamaların münferit olamayacağı herkesçe bilinen bir gerçektir. Kadına karşı şiddetin, diğer şiddet türlerinden ayrılması sistematik oluşundan ileri gelir. Ailenin korunması yasası, kadına yönelik işlenen suçlar içerisinde özellikle şiddetin önüne geçemez. Bir sebeple aile içerisinde herkes şiddete maruz kalma durumu yaşayabilir. Kadınsa, şiddete her an her yerde maruz kalabilmektedir. Kadına yönelik şiddeti aile içerisine hapsetmek, genelleştirmek, durumun özünü değiştirdiği gibi önleyici olmaktan da çıkarır. Çünkü kadına yönelik şiddet ataerkil sistemin cinsiyet ayrımcı politikalarından ileri gelir.
Sendikamız Genel Merkez Kadın sekreteri Deniz Özsaygı’ya ve Avukat Candan Dumrul’a yöneltilen haksız suçlamalardan derhal vazgeçilmesini istiyoruz.
Biz yaşamın her alanında kadına yönelik her türlü ayrımcılığa, tacize, tecavüze, şiddete ve kürtaj yasağı gibi kadının özgür iradesini tamamen yok edecek uygulamalara dur diyen kadınlarımızın yanında örgütlü gücümüzle mücadele etmeye devam edeceğiz.

Friday, 15 June 2012 00:00

ÇANAKKALE DAVASINDA MAHKUMİYET...

Üyemiz, Çanakkale Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’na daktilograf olarak çalışmakta iken amirinin küçümseyici, aşağılayıcı tavırlarına ve tacizine maruz kalmıştır. Bunun yanı sıra, aynı iş yerinde geçici işçi olarak çalışan bir personelden 19.10.2010 tarihinde mesai saati içinde dayak yemiştir. Konuyla ilgili soruşturma başlatılmış arkasından yüksek disiplin kuruluna sevk edilmiştir. Sendikamız, 14.06.2012’de Üyemize destek için  Çanakkale 2. Asliye Ceza Mahkemesi önünde saat 14.00’de  duruşma günü basın açıklaması düzenlemiştir.  Sonuçlanan dava ile, üyemizin amiri olan sanık, 3 yıl 1 ay 15 gün mahkumiyet almıştır.

KÜRTAJ DEĞİL, YASAKLANMASI CİNAYETTİR
Yaşamımızın diğer birçok alanında olduğu gibi eril iktidar ve güçleri bedenimize de hükmetmeye çalışıyor. Doğurup doğurmama hakkımız dahi elimizden alınmak isteniyor. Tecavüz mağduru kadınların bile doğurmasını istiyor, çocuğa biz bakarız diyorlar. Nasıl bakacaksınız sokaklarda yaşayan yüzlerce çocuğa baktığınız gibi mi? Yoksa sağlıkta dönüşüm programlarınızla, sağlıksızlığa mahkûm ettiğiniz çocuklar gibi mi? Yoksa deprem sonrası Van da baktığınız gibi mi? Yoksa cezaevlerinde taciz ve tecavüzlerine göz yumduğunuz gibi mi? Yoksa üzerine bombalar yağdırdığınız gibi mi? Zehirleyen süt dağıtarak mı nasıl bakacaksınız?
Olacağı yokta farz edelim baktınız bedenin sahibi değil midir kararı verecek olan. Beden bizim hayat bizim dolayısıyla da tasarruf sahibi de biziz. Doğmamış ve doğacak çocuklarımız da sizin ucuz iş gücü ordunuz olmayacak. Bakamayacağına emin olduğu çocuğu doğurmamak için ilkel yöntemlere başvurmak zorunda bırakılacak kadınların ölümlerinin faili de devlet olacaktır.
Korumadığın gibi korunmalarını engellemeye çalış, hatta kürtaj yasağıyla bizzat öldür. Bu kabullenilemez bir durumdur. Kadınlar vazgeçmeyecek mücadele edecek çünkü kadınlar biliyor kürtaj değil yasaklanması cinayet olur. Bu uygulamadan derhal vazgeçilmelidir.
TUTUKLU KESKLİ KADINLARI DA SEBEST BIRAKIN
Şubat ayında gözaltına alınan KESKLİ 9 kadın arkadaşımız, dört aya yakın bir süredir tutuklu. Daha gün ağarmadan apar topar çocuklarının korkulu gözleri önünde evlerinden alındılar. Neyle suçlandıklarını halen bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa oda; kadınlar daha güzel bir ülke yaşamak ümidiyle açlığa, yoksulluğa, sağlıksızlığa, eğitimsizliğe, kadına yönelik işlenen suçlara karşı mücadele ettikleriydi. Aslında verdikleri demokrasi mücadelesi Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılarının “özel yetkileriyle” terörist faaliyetler haline dönüştürülmüştür. Bu tutuklamalar haksız ve hukuksuzdur başta kadın arkadaşlarımız olmak üzere tüm KESK’li tutuklular serbest bırakılmalıdır.
BU KADARI YETMEDİ Mİ?
Üyemiz, memur olarak çalıştığı kurumun amiri tarafından 3 yıl boyunca mobbinge ve cinsel taciz ve saldırıya uğramış, yine amirin kışkırtmaları sonucunda erkek mesai arkadaşından dayak yemiştir. Dayak öncesinde de yine aynı kişinin aşağılamalarına maruz kalmış amirine bildirmesine rağmen şikâyetleri dikkate alınmamıştır. Bu da yetmezmiş gibi müdürün cinsel tacizine uğramasıyla birlikte olaylar tahammül sınırını aşmış ve üyemiz olayı yargıya taşımak istediğini söyleyerek sendikamıza başvurmuştur. Bu süre zarfında tehditler almış, üzerine araba sürülmüş, evi soyulmuş, takip edilmiş ve bütün bunlar polis tutanaklarıyla kaydedilmiştir.
Arkasından valilik oluru ile bakanlığa bildirilmeden usulsüz olarak geçici görevlendirme yapılarak başka bir kuruma gönderilmiştir. Yapılan soruşturma sonucunda görevlendirmenin usulsüzlüğü sebebiyle işlem iptal edilmiş üyemize sadece sehven yapılmış denmiştir.
Taciz davamız devam ederken üyemiz; her ne demekse “davanın selameti açısından” Edirne’ye sürülmüş Çanakkale İdare mahkemesinin olumlu tavrı ve yürütmeyi durdurma kararı ile tekrar görev yerine dönebilmiştir.
İdare üyemizin yaşadığı ve yıllarca süren sıkıntıları yetersiz görmüş olacak ki; erkek mesai arkadaşından dayak yediği olayda bile suçlu görülerek yüksek disiplin kuruluna sevk edilmiştir. Fevziye Cengiz hatırlarsınız İzmir de karakolda sille tokat dayak yiyen kadını; dayak yerken polisin kolu çizilmiş ve hâkim 6 yıla kadar ceza istemişti. Bu olaylar benzer olaylar değildir bir bütünün parçası yani AKP’nin kadına bakış açısının yansımalarıdır.
KADINLARI KORUNMUYOR VE KORUNMALARI DA ENGELLENMEYE ÇALIŞILIYOR
Örneğin Fethiye toplu tecavüz davası, kadınların hukuk mücadelesi ve dayanışması sonucunda açılabilmişti. Tecavüz çetesinin avukatlığını Muğla baro başkanı ve sekreteri üstlenmişti. Kurumsal kimliği dolayısıyla tecavüzcülerin avukatlığını yapmasının yanlış olduğu ve vazgeçmesi konusunda yapılan eleştirilere kulak tıkayan baro başkanını protesto eden avukat Candan Dumrul’u da hukuka ve ahlaka aykırı davranmak iddiasıyla baroya şikâyet etmiş ve savunması istenmişti.
Üyemize cinsel saldırı da bulunan amirinin avukatı da olan Çanakkale baro başkanı, N. Ç. Davasından çıkan kararı toplum vicdanını yaralar nitelikte bulduğu yönünde bir açıklama yapmıştır. Sendikamız genel merkez yöneticisi kadın sekreterimiz Deniz Özsaygı’nın kendisinin bu çelişik durumunu eleştirmesi üzerine Çanakkale Baro Başkanı, Sayın Özsaygı’ya dava açarak karşılık vermiştir; yarın saat 9.40 da davası görülecektir.
Bu iki olay da benzer değil aynıdır. Kadına yönelik işlenen suçları münferit olarak nitelendiren böylelikle sorumluluktan kurtulabileceğini sanan AKP’nin kadın politikalarının yansımasıdır. Süreklilik arz eden durumlar münferit olamaz bu herkesçe bilinen bir gerçektir. Biz yaşamın her alanında kadına yönelik her türlü ayrımcılığa, tacize, tecavüze, şiddete ve kürtaj yasağı gibi kadını özgür iradesini tamamen yok edecek uygulamalara dur demek için örgütlü gücümüzle mücadeleye devam edeceğiz. Hükümet bu konuda gereğini yapasıya kadar her gün Türkiye’nin her yerinden isyanımızı haykırmaya devam edeceğiz.

KÜLTÜRÜMÜZE, SANATIMIZA, TİYATROLARIMIZA
SAHİP ÇIKIYORUZ!

Başbakan’ın “Devletin tiyatrosu olmaz, özelleştiriyorum” fetvası ile birlikte ilgili Bakanlıklar Devlet Tiyatrolarının özelleştirilmesi yönünde çalışmalara başladılar.

Devlet, kamu yararına kurumları oluşturmakla yükümlüdür. Sosyal devlet anlayışı gereği; eğitim sağlık,kültür,sanat hizmetleri, kar amacı güdülmeden halkın hizmetine sunulur. Bu nedenle,devlet kurumları olan tiyatro,opera ve baleye halkın oylarıyla işbaşına gelen her hükümet aynı gözle bakmak zorundadır. Tüm gelişmiş ülkelerde ödenekli sanat kurumlarını kuran devlet, onları destekler ve yaygınlaşmasını sağlar. Çünkü tiyatro, opera ve bale sanatları; toplumsal kültürün gelişmesi açısından vazgeçilmez ögelerden biridir. Bu kurumlardaki sanatsal etkinlikler ödenekli sanat kurumlarını tasfiye etmek isteyen hükümetin cebinden çıkan paralarla değil, halkın verdiği vergilerle sağlanır. Öte yandan devlet, ödenekli sanat kurumlarının gelişimi için iktidarların müdahalelerini önlemek adına tedbirler alır. Bu uygulamaların aksine yaklaşımlar sergileyen bugünkü zihniyet “ben yaptım oldu” mantığı ile, sanat kurumlarını ve bu kurumların çalışanlarını potansiyel suçlu ilan ederek, onları toplum önünde itibarsızlaştırıp, hedef göstermektedir. Bu,;sanatın özgürlük, özerklik ve özgünlüğünün vesayet altına alınması demektir.

Kültür ve sanatla uğraşanları elitistlikle,jakobenlikle etiketleyip, onları yarım porsiyon aydın olarak niteleyip, küçümseyen anlayış; siz-biz gibi ayrımcı söylemler kullanarak her fırsatta sanatçıları halkın önünde kendilerine düşman gibi göstermeye çalışmaktadır. Bunu yapanlar “muhafazakâr sanat” iddiasıyla toplumumuzun ve ülkemizin tarihsel, kültürel, sanatsal değerlerini gerçek dışı bilgilerle yozlaştırıp, kendi siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda toplum mühendisliğine soyunarak halkı ve sanatı derin bir karanlığın içine çekmeyi amaç edinmektedirler.

“Gelişmiş ülkelerin hemen hepsinde devlet eliyle tiyatroculuk olmaz” diye yola çıkan bu özelleştirme yandaşları, tamamen gerçek dışı bir söylem kullanmaktadırlar. Oysa biz biliyoruz ki Almanya, Fransa, İngiltere gibi birçok Avrupa ülkesinde devletin bütçesinden tiyatroya büyük paylar ayrılmaktadır. Bu gelişmiş ülkelerdeki tiyatroların özerk yapıları hükümetlerin repertuarlara müdahalesini de engellemektedir.

Kamu yararına çalışan Devlet Tiyatroları, anayasanın çizdiği çerçeve içerisinde kuruluşundan bu yana, toplumun her kesimi kucaklayıp,onları,kaliteli sanat ürünleriyle buluşturmuştur. Devlet Tiyatroları ve diğer ödenekli sanat kurumlarının özelleştirilmesi halinde, ülkenin sosyo-ekonomik koşulları içinde çok az ücret alıp, geçim sıkıntısı çeken geniş halk kesimleri, bu etkinlikleri, maliyetlerinin yüksek olması nedeniyle izleme olanağını bulamayacaklardır. Bu durum, başta Anadolu’daki tiyatro hareketini bitirecek, metropol kentlerin ise ulusal ve evrensel nitelikli, büyük prodüksiyonlardan mahrum kalmasını getirecektir.
Ayrıca 4046 sayılı özelleştirme yasasının 1. maddesi incelendiğinde; bu maddede yer alan amaçla ,5441 sayılı yasa ile kurulmuş Devlet Tiyatrolarının uzaktan yakından bir ilişkisi bile olmadığı görülmektedir.

Biz demokratik kitle örgütleri endişe içindeyiz. Sayın Başbakan’ın doksan sekiz yıllık geçmişi olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları ve altmış üç yıllık Devlet Tiyatrolarını hedef alan açıklamalarından anlaşılan odur ki ; senfoni, koro ,dans toplulukları gibi sanat kurumlarını da aynı acı son beklemektedir.
Bizce bir ülkede kültür ve sanata verilen değer, o ülkenin gelişmişlik düzeyi açısından önemli bir göstergedir. Tiyatroların özelleştirilmesi fikri ise tiyatro sanatının idam fermanıdır.
SORUYORUZ: Bu girişim tamamlandıktan sonra sıra nereye gelecektir? Özel sanat kuruluşları ve bireysel üretilen sanat türleri için de yeni sistemler mi devreye girecektir? Amaçlanan, bu yolla tek tip insan yetiştirilmesi midir?
Tiyatro sanatçılarındır. Ödenekli tiyatrolarda radikal değişimlere gitmeden yapılması düşünülen düzenlemelerin, yasa ve tüzük gibi mevzuatların hazırlanması konunun muhatapları sanatçılar ,bilim insanları, konunun uzmanı akademisyenler ve demokratik kitle örgütleri temsilcileridir.
O yüzden ödenekli sanat kurumlarını daha verimli hale getirmek için “KÜLTÜRÜMÜZE, SANATIMIZA VE TİYATROLARIMIZA SAHİP ÇIKIYORUZ”.

KÜLTÜR SANAT-SEN- (Kültür Sanat ve Turizm Emekçileri Sendikası) TOBAV(Devlet Tiyatrosu Opera ve Balesi Çalışanları Yardımlaşma Vakfı) –DETİS(Devlet Tiyatrosu Sanatçıları Derneği)—TOMEB(Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği)

KÜLTÜRÜMÜZE, SANATIMIZA VE TİYATROLARIMIZA SAHİP ÇIKIYORUZ!

Tüm Kültür ve Sanat Emekçilerini 1 Mayıs’ta Taleplerimizle Alanlara Çıkmaya Çağırıyoruz!

Türkiye’de kültüre ve sanata yönelik piyasacı ve gerici müdahalelerin belirgin bir şekilde arttığı, kültür ve sanat emekçilerinin emeğinin bizzat Başbakan tarafından aşağılandığı, tiyatrolarımızın ve tiyatro sanatçılarımızın resmen hedef haline getirildiği bir dönemden geçiyoruz.

Kültür ve sanatı “elit” bir uğraş olarak görüp küçümseyenler, her fırsatta sanatçılarımızı kendilerine düşman gibi göstermeye çalışmaktadırlar. “Muhafazakâr sanat” iddiasıyla toplumun ve ülkemizin tarihsel, kültürel, sanatsal değerlerini gerçek dışı bilgilerle yozlaştırıp, kendi siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda biçimlendirmek isteyenler, toplumu ve sanatı derin bir karanlığın içine çekmeye çalışmaktadır.

98 yıllık geçmişi olan ve bugüne kadar çok sayıda başarılı oyun sahnelemiş, kent kültürüne hizmet etmiş bulunan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nı (İBBŞT) bir süredir hedef alan tartışmalar, Başbakan tarafından tiyatroların özelleştirileceği açıklaması ile ölüm fermanına dönüşmüştür. Şehir tiyatrolarının yönetmeliğinin değiştirilerek, sanatın idaresinin AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir bürokratı emrine verilmesine karşı yapılan protestolara Başbakanın yeni çıkışı “Devletin Tiyatrosu Olmaz, Özelleşsin” fetvası olmuştur. Bu söylem göstermektedir ki, Devlet sanat kurumlarının geri kalanının da aynı ideolojinin vesayeti altına gireceği günler yakındır. Bir ülkede kültür ve sanata verilen değer, o ülkenin gelişmişlik düzeyi açısından çok önemli bir göstergedir. Toplumu ayrıştırıp, karşı karşıya getirerek gücünü kötüye kullanmaksa ancak faşist yönetimlerin yapmak isteyeceği bir şey olabilir.

Tiyatrolarımızı özelleştirmeye, böylece de yok etmeye kalkan zihniyete “Özgür, Özerk, Özgün Sanat” anlayışımızla karşı duracağız.

Kültür Sanat Sen olarak, ülkemizde sanatın, sanatçının gelişmesi ve özgürleşmesini engellemek isteyenlere karşı yürüttüğümüz kararlı mücadele sürerken, kamu hizmetlerinin bütün alanlarında olduğu gibi, kültür ve sanat alanında görev yapan sahne emekçileri ve sanatçılarımıza yönelik her türlü saldırının karşısında örgütlü gücümüzle duracağımız bilinmelidir.

Bu nedenle, tüm Devlet Tiyatro, Opera, Senfoni, Koro ve Topluluklarında çalışan arkadaşlarımızı ve tüm kültür-turizm emekçilerini, sanatımıza yönelik saldırılara karşı en güçlü yanıtı verebilmek için 1 Mayısta alanlarda olmaya ve geleceğimize sahip çıkmaya çağırıyoruz.

YAŞASIN 1 MAYIS,

YAŞASIN BİRLİK, MÜCADELE VE DAYANIŞMA