Kültür Sanat Sen

Kültür Sanat Sen

Wednesday, 27 March 2013 00:00

27 MART DÜNYA TİYATRO GÜNÜ KUTLU OLSUN!

Türkiye’nin eğitimde, sağlıkta, kültür ve sanat alanında büyük bir basınçla içine itilmeye çalışıldığı derin karanlığa karşı sanatın işlevi, anlamı ve öneminin her geçen gün daha da arttığı bir dönemde, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nü kutluyoruz.

Bir ülkede kültür ve sanata verilen değer, o ülkenin gelişmişlik düzeyi açısından önemli bir gösterge olarak kabul edilmektedir. Kültüre ve sanata yönelik piyasacı ve gerici müdahalelerin son yıllarda belirgin bir şekilde artmış olması dikkat çekicidir. Kültür ve sanatı “boş işler” görüp küçümseyen mevcut çağdışı zihniyet, Türkiye’nin tarihsel, kültürel ve sanatsal değerlerini gerçek dışı bilgilerle yozlaştırıp, manipüle ederek, toplumu derin bir karanlığın içine çekmeye çalışmaktadır.

Ülkemizde sanatın, sanatçının gelişmesi ve özgürleşmesini engellemek isteyenlere karşı Kültür Sanat Sen olarak yürüttüğümüz kararlı mücadele sürerken, kamu hizmetlerinin bütün alanlarında olduğu gibi, bütün kültür ve sanat alanlarında görev yapan sanatçılarımız esnek, güvencesiz ve kuralsız çalışmak zorunda bırakılması kabul edilemez.

Bugün Devlet Tiyatroları, yasalarına rağmen fiilen işleyemez hale getirilmeye çalışmakta, sanatçılarımıza esnek ve angarya çalışma koşulları dayatılmaktadır. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, yıllardır fedakârca sanatlarını icra etmek isteyen sanatçılarımıza “belirli süreli hizmet sözleşmesi” uygulamasının dayatılması kabul edilemez bir durumdur.

Ankara’nın eski tiyatro salonlarından Şinasi Sahnesi ve Akün Sahnesi AKP’nin kültür ve sanata yönelik saldırılarından nasibini almıştır. Devlet Tiyatroları’na bağlı olan ve halen faaliyette olan bu iki sahnenin de içinde bulunduğu 13 katlı bina satışa çıkarılmıştır. Bu girişimi, sadece adı geçen sanat mekânlarının satılması ya da yağmalanması olarak değil, bütün ülkenin pazarlanmasının bir parçası olarak görmek gerekmektedir.

27 Mart Dünya Tiyatrolar Gününü kutladığımız bugünlerde, eğitim ve sağlık alanında yaşanan ticarileştirme sürecinin bir benzeri tiyatrolarımızda ve sanat kurumlarımızda yaşanmaktadır. Devlet Tiyatrosunun kuruluş amacı topluma bir şey satmak değil, ona sanatı kazandırmaktır. Bugüne kadar yapılmaya çalışıldığı gibi ucuz ve pazarlamacı bir kültür-sanat politikası ile tiyatro sanatını özüne uygun bir şekilde geliştirmek mümkün değildir. Bu nedenle tiyatro emekçilerinin emeği ve sanatının ucuzlatılmasına, “misafir sanatçı” gibi ucube çalışma ilişkilerinin yaygınlaştırılmasına seyirci kalmamız beklenmemelidir.

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü ve ayrıca Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı Orkestra-Koro ve Topluluklar bünyesinde sahne üzeri ve sahne gerisinde görev yapan “geçici süreli sözleşmeli personel” adı altında personel çalıştırılmaktadır. Bu arkadaşlarımız, sanatkâr memur, sanat uygulatıcısı ve sahne uygulatıcısı pozisyon unvanlarındaki personelle aynı görevi yaptıkları halde, 375 Sayılı KHK’nın Ek 7. Maddesi ile geçici süreli sözleşme ile her yıl için azami on ay çalıştırılmakta ve sözleşmeleri her yıl yenilenmektedir. Kadrolu sanatçılarla aynı işi yapıp aynı sahneyi paylaşmalarına rağmen misafir sanatçılarımıza böylesi bir ayrımcılık yapılırken, onların sendikalı olma hakkını da gasp etmeye çalışmaktadır. Ancak meydan boş değildir, “geçici süreli sözleşmeli personel” uygulaması ile sanat kurumlarında istihdamı esnek ve güvencesiz hale getirmeye çalışan zihniyete karşı mücadelemiz kararlılıkla sürecektir.

Kültür Sanat Sen olarak taleplerimiz;

 Genel bütçedeki Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın payı en az Diyanet Başkanlığı’nın payı kadar olmalıdır.
 Ödenekli sanat kurumları katkı payları ile amatör ve özel tiyatrolara verilen mali destek artırılmalıdır.
 Sanat kurumlarının yasalarına dokunulmamalı, sanat alanındaki örgütlerle işbirliği artırılmalıdır.
 Sanatın özgür ve özerk olabilmesi için siyasi müdahaleler yapılmamalıdır, bu kurumların mevzuatları kendileri tarafından hazırlanmalıdır.
 Kadrolu, iş güvenceli, sendika hakkı olan kadrolu istihdam biçimi benimsenmelidir.
 Sanat mekânları ivedilikle halka ve sanata açılmalı, yeni sanat ortamları için yatırım yapılmalıdır.
 Okullarda sanatın çeşitli dalları mutlaka ders olarak yer almalıdır.
 Sanatkârların özlük ve mali hakları yeninden düzenlenmeli ve devlet tiyatrolarını özelleştirme sevdasından vazgeçilmelidir.
 Sanatkârlar idari sözleşmeli olarak bir defa sözleşme yapmalı, misafir sanatçı uygulamasına son verilmelidir.
 Hiçbir yasal dayanağı bulunmayan performansa dayalı çalışma uygulamalarına derhal son verilmelidir.

Kültür Sanat Sen olarak, yaşadığımız tüm sorunlara rağmen tüm kültür ve sanat emekçilerinin, sanatçılarımızın 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nü en içten dileklerimizle kutluyoruz. Tiyatro perdelerinin daima bağımsız, özgür ve özerk sanat için açılacağı günleri birlikte yaratmak için herkesi dayanışma içinde olmaya ve birlikte mücadeleye çağırıyoruz.

Monday, 04 February 2013 00:00

ŞİNASİ VE AKÜN HALKINDIR SATILAMAZ!

5 Şubat’ta yapılacak ilk ihaleyle Şinasi ve Akün sahnelerinin yıkılıp yerlerine Alışveriş Merkezi, otel yapılarak bu alanların rant alanına dönüştürülmesinin yolu açılmak isteniyor. Kültür ve sanat mekânlarından yoksun olan Başkentimizde Akün ve Şinasi sahneleri, sadece satılarak kar elde edebilecek binalar değildir. O sahneler her gün yüzlerce Ankaralıyı sanatla buluşturan, birçok Ankaralının önemli hatıralar yaşadığı, onlarca sanatçının sahne tozunu yutarak yetiştiği birer sanat mekânıdır. Ankara’nın kültür ve sanat hayatının göz bebeği olan Şinasi ve Akün sahneleri yok edilerek, AVM, otel gibi gelir getirici birer ticarethaneye dönüştürülmeye çalışılıyor. Son dönemde hızla artan kamu alanlarının ranta açılması, halkın bu alanlardan uzaklaştırılması gerçeğini de karşımıza çıkarıyor. Ankara’nın bu önemli sosyolojik, tarihsel değeri olan sanat binalarının yok edilmek istenmesi kabul edilemez. Geçmişte halkın girişimleriyle var edilen, kuşaktan kuşağa geçerek bugünlere ulaşan kültür sanat mirasımız hükümetin rantçı politikalarıyla yok edilemez.

O5.02.2013 saat 14:30 tarihinde KÜLTÜR SANAT SEN olarak AKÜN önündeyiz. Sahnelerimize sahip çıkıyoruz

AKP hükümeti döneminde pek çok alanda yaşanan gerilemeler halk kütüphaneleri açısından da yaşanmaktadır. Kütüphanelerin, hiçbir alt yapısı olmayan ve kütüphaneciliğin ne anlama geldiğini bile bilmeyen yerel yönetimlere devredilmesi, mevcut kütüphanelerin bile işlevsiz hale gelmesine yol açacaktır. Bunun örneği; Kültür ve Turizm Bakanlığı verilerine göre; yerel yönetimlere devredilen 321 halk kütüphanesinin ilgisizlik, personel yetersizliği ve ödenek yokluğu nedeniyle kapatılmak zorunda bırakılmasıdır. Son dönemde basında yer alan Milli kütüphane ile ilgili ‘kimsenin uğramadığı için kapıları örümcek ağları bağlayan depo’ haberleri kütüphaneciler camiası içinde şaşkınlıkla karşılanmıştır. Millî kütüphanede görevli kütüphanecilik lisanlı bürokrat ve yöneticilerin yerine sayın bakanın tasarrufuyla meslekle ilgisi olmayan kişilerin atanmasının hemen akabinde basında bu tür haberlerin yer alması son derece manidardır. Kütüphanelerin tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de belirli bir siyasal görüş ya da düşünce doğrultusunda değil, sürekliliği olan devlet politikaları ile desteklenmeleri gerekirken, kütüphaneci lisanslı ihtisas personeli genel müdür yardımcının görevden alınarak yerine kültür memur sen ‘in eski genel başkanının atanması nasıl bir anlayışa sahip olduklarının açık bir göstergesidir?

Sayın bakan ülkemizin dünya turizminde şampiyonlar liginde olduğunu söylemiştir. Turizmden elde edilen gelirler emekçilere yansımıyorsa, turizm altyapısı yetersiz ise, turistler trafik kazasına kurban oluyorsa olsa olsa üçüncü dünya ülkelerinin şampiyonlar ligindedir.

Sayın Bakan ‘kültür politikalarının değişmeyen önceliği Anadolu coğrafyasında bulunan medeniyet eserlerinin ve kültür varlıklarının korunması ve geleceğe aktarılması’ derken Hasankeyf ve Alliona’nın sular altında kalması, HES’ler ile doğal ve arkeolojik alanların sulara gömülmesi, yok edilmesi ve doğanın tahrip edilmesi nasıl açıklana bilir.

Yine Sayın bakan ‘müze ve ören yerlerinin gişe ve işletmelerinin modernizasyonuyla hem ziyaretçi sayısında hem de gelirde yüksek artışlar sağlandığını’ söylemektedir. Bunu söylerken müze ve ören yerleri gişelerinin nasıl ve kimler tarafından modernizasyonunun yapıldığını açıklamamaktadır. Oysa Kültür ve Turizm Bakanlığı 2010 yılında 48 müze ve ören yeri gişelerini kamu menfaati ile bağdaşmayan 4734 sayılı ‘kamu İhale Kanunu’na göre yapılması gerekirken,2886 sayılı ‘Devlet İhale Kanunu’nun 51. Maddesinin 9. Bendi uyarınca pazarlık usulü ile ihale ederek kamu büyük bir zarara uğratılmıştır. 2012 yılı müze gişe modernizasyon ihalesi kapsamında ki; 48 müze ve ören yerinden 247.000.099.651TL’lik gelir elde edilmiştir. Bu rakama ülke genelindeki müze ve ören yerleri gelirlerinin %88 ini kapsamaktadır. Kapsam dışı müze ve ören yerlerinin geliri ise 33.000.107.304 TL’dir. Bu girdi ülke genelindeki müze ve ören yerlerinin %12 sini teşkil etmektedir. Şimdi sayın bakana soruyor ve bir açıklama bekliyoruz’ Gişe modernizasyonu ihalesi kapsamı adı altındaki müze ve ören yerlerinden elde edilen 247.000.099.651 TL’lik girdinin ne kadarı devlet kasasından alınarak TÜRSAB’ın kasasına aktarılmıştır?

‘Marmaray projesi hakkında ülkemizin ve tarihimizin en görkemli projelerinden birinin gerçekleşmesi sürecinde tarihe saygı duyulduğunu ve dünyanın en verimli ve büyük arkeolojik çalışması olarak tarihe geçtiğini belirten’ Bakan; Marmaray kazılarının Marmaray projesini 5 yıl geciktirdiğini belirten Ulaştırma Bakanlığı tarafında çıkarttırılan afiş karşısından saygı gereği olmalı ki! suskunluğunu korumuştur.

Kütüphane, Müze ve diğer birimlerde kendileri gibi düşünmeyen emekçiler üzerinde baskı kurdukları, mobbing uyguladıkları, soruşturma açarak hukuka aykırı cezaların verildiği, uzman ihtisas personelin tasfiye edildiği. Müzelerin ve kütüphanelerin idari açıdan zayıflatıldığı, ileride yapılacak özelleştirmelere zemin hazırlandığı, Koruma bölge kurulu müdürlüklerinin görevde yükselme sınavına tabi olmadığından hukuka aykırı olarak hülle yolu ile müdür atandığı ve koruma bölge kurulu müdürlüklerinin bu konuda basamak olarak kullanıldığı, açıkça ortadayken; bakanın ‘kültür politikalarımızın değişmeyen önceliği Anadolu coğrafyasında bulunan medeniyet eserlerinin ve kültür varlılarının korunması ve geleceğe aktarılmasıdır ’söyleminin ne kadar geçerli olduğunu kamuoyunun takdirine bırakıyoruz.

Geçtiğimiz hafta bir bilim yuvası olan ODTÜ’ye 105 koruma aracı, 20 zırhlı araç, 8 TOMA 3660 polis korumasıyla ziyarete giden Başbakan, “parasız, bilimsel, demokratik eğitim, özerk üniversite” isteyen öğrencilere, ancak savaşlarda görülebilecek bir şiddetle saldırmış, öğrencilerin demokratik tepkisi karşısında iktidarın ne denli tahammülsüz olduğunu açıkça görülmüştür. Geçtiğimiz hafta ODTÜ’de başlayan ve hızla yayılan bu anlamlı tepki, siyasi iktidarın tıpkı kültüre ve sanata yönelik düşmanca tavırları gibi, bilimsel eğitim ve demokratik üniversite talep edenleri de düşman olarak gördüğünü ortaya çıkarmıştır. Öğrencilere ve üniversitelerine sahip çıkan onurlu öğretim elemanlarına karşı Başbakan ve yandaş rektörler üzerinden yürütülen karalama kampanyaları asla amacına ulaşamayacaktır. Yıllardır ülkede yaşanan anti demokratik uygulamalara en küçük bir tepki vermeyen bazı üniversite rektörlerinin polis şiddetini görmezden gelerek doğrudan ODTÜ öğrencilerini ve öğretim üyelerini suçlayıcı açıklamaları, bir süredir iktidar yanlıları için kullanılan “yandaşlık” kavramının sınırlarını zorlar hale gelmiştir. Başbakan ve destekçileri, siyasi iktidara karşı söylenen her sözü, her tepki ve protesto gösterisini şiddetle bastırma yoluna giderek, demokratik tepkileri bastıracağını sanarak büyük bir hata işlemektedir. Artık neredeyse şiddetle bastırılmayan, tehdit ve baskı ile anılmayan tek bir basın açıklaması, tek bir eylem olmaması dikkat çekicidir. AKP’nin ileri demokrasisinde protesto hakkı bile kullandırılmak istenmemekte, basın, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün kırıntıları bile AKP Hükümetince ayaklar altına alınmaktadır. Akademinin vazgeçilmez görevlerinden birisi de, hiçbir baskı altında kalmadan, toplum ve iktidarı sorgulamak, bunlar hakkında bilimsel ve eleştirel görüşlerini dile getirmektir. Bugün, baskıcı politikaların hedefi haline gelmiş olan ODTÜ’lü akademisyen ve öğrencilerin mücadelesinin yanında yer almak, akademi ve demokrasi tarihi açısından vazgeçilmez bir sorumluluktur. Kültür Sanat Sen olarak, iktidar kaynaklı baskı ve şiddetin hedefi haline getirilmeye çalışılan başta ODTÜ öğrencileri ve öğretim üyelerinin mücadelelerinde yalnız olmadıklarını belirtiyor, dayanışma duygularımızı ifade ediyoruz.
Sansür ve yasaklama politikalarına son verilmelidir! Son yıllarda örgütlenme ve düşünceyi ifade özgürlüğü başta olmak üzere, basım-yayın ve sanat alanında çok sayıda sansür uygulaması yaşanmıştır. Son bir hafta içinde yaşanan gelişmeler, iktidarın sansürcü ve yasaklayıcı yönünü bir kez daha karşımıza çıkarmıştır. Önce Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda okutulan 10. sınıfa yönelik edebiyat kitabında Yunus Emre’nin “Aşkın Aldı Benden Beni Bana Seni Gerek Seni” isimli şiirinden bir dörtlüğün Talim Terbiye Kurulu tarafından “sakıncalı” bulunarak resmen sansür ettiği ortaya çıkmıştır. Ardından Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde başlayan “Artnüyet” başlıklı sergiyi 17 Aralık 2012 Pazartesi günü öğle saatlerinde sergiyi gezmeye gelen ziyaretçiler nü resimlerin yerde ve ters çevrilmiş olduğunu görmüşlerdir. Galeri yetkilisine bu uygulamanın nedenini sorulduğunda yetkili, “yukarıdan gelen bir telefonla” resimleri indirmek zorunda kaldığını söylemiştir. Bu iki olay, Türkiye’nin 21. yüzyılda nasıl bir zihniyet ile yönetildiğinin görülmesi açısından dikkat çekicidir. Yaptıkları her icraat ile öncelikle kendisi gibi düşünmeyenleri yok sayanlar, nü tabloları müstehcen bulup duvardan indirip ters çeviren, Yunus Emre gibi büyük bir kültür değerinin sözlerini bile sansürleyenler bu cesareti nereden ve kimden almaktadırlar? Ömer Hayyam’ın rubaisini Twitter’da paylaşan Fazıl Say’ın “dine hakaretten” yargılanması, Yazar İskender Pala, Neşet Ertaş’ın türkülerinin bir kısmında ‘müstehcenlik’ unsurları yer aldığı iddiasıyla o türkülere yasak getirilmesini istemesi, Yunus Emre’ye okul kitaplarında sansür uygulanması, nü resimlerde bile müstehcenlik unsuru bulunması neresinden bakılsa akıl ve mantık sınırlarını aşırı zorlayan uygulamalar olarak karşımıza çıkmaktadır. AKP iktidarının günümüze kadar gösterdiği, ancak son yıllarda daha da belirginleşen sansürcü pratiği, yasakçılığıyla ünlü II. Abdülhamit ve onun “istibdat devri”ni bile gölgede bırakmıştır. Gazetelerde çıkan karikatürlere, eleştiri yazılarına, tiyatro oyunlarına bile tahammül edemeyerek tazminat davası açan bir zihniyetin, ders kitaplarında Yunus Emre’yi ve resimleri sansürlemesi, AKP iktidarının II. Abdülhamid dönemini bile geride bırakan bir baskı düzeni oluşturmaya çalıştığını göstermektedir. Son dönemde belirgin bir şekilde artan baskılara, sansür uygulamalarına artık son verilmeli, başta örgütlenme ve düşünceyi ifade özgürlüğü olmak üzere, sanata ve sanatçılarımıza yönelik her türlü baskıya ve yasakçı müdahaleye derhal son verilmelidir.

AKP Hükümeti kaşık ile verdiklerini kepçe ile alıyor!
Halkı yoksullaştıran zamlar geri alınmalıdır.

AKP Hükümetinin 2012 yılı için altışar aylık dönemlerle uygulamaya koyduğu % 4 + % 4 ücret zammının büyük bölümü vergi dilimi uygulaması nedeniyle cebimize girmeden buharlaşmıştır. Kamu emekçilerinin önemli bir bölümünün yaşadığı bu mağduriyet üzerine, son olarak çeşitli kalemlerde yapılan vergi artışları ile birlikte ücretlerde yaşanan erime daha da hızlanmış, yaşam koşullarımız içinden çıkılmaz hale gelmiştir. Önümüzdeki günlerde yapılması planlanan doğalgaz zammı ile yaşam koşullarımızın daha da ağırlaşması kaçınılmaz görünmektedir.
Yıllarca geniş halk kesimlerini işsizliğe, yoksulluğa mahkum eden; işçilere, kamu emekçilerine ve emeklilere “sefalet ücretini” reva gören AKP iktidarı, vergi artışları ile gelen son zamlar ile yaşamı emekçiler ve yoksul halk için çekilmez hale getirmiştir.
2012’nin ilk 8 ayında oluşan 8,5 milyar TL’lik bütçe açığı, bugüne kadar olduğu gibi, yine yoksul, emekçi halkın sırtına yıkılmak istenmektedir. Şirketler ve bankalar karlarını katlarken, zenginler servetini arttırırken, vergi gelirinin artış hızının düşmesi, ülke ekonomisinin kimin sırtında olduğunu göstermektedir. Sadece akaryakıta yapılan zam ile iğneden ipliğe her şeyin fiyatının artacağı ve giderek artan fiyatlar nedeniyle vatandaşın alım gücü kaçınılmaz olarak düşecektir. AKP Hükümeti halkın zamlara karşı yeterince tepki göstermemesini fırsat bilerek neredeyse soluduğumuz havayı bile paraya endeksleyecek politikaları hayata geçirmeye çalışmaktadır.
TÜİK verilerine göre ülkenin en düşük yüzde 20’lik nüfus dilimindeki 15 milyon insanın milli gelirden aldığı pay son 10 yılda yerinde saymış, ancak zenginlerin sayısı katlanarak artmıştır. AKP hükümeti, bütçe açığını kapatmak için, zenginlerden daha fazla vergi almak yerine, yaptığı vergi artışı ve zamlarla faturayı yine emeği ile geçinen insanlara çıkarmakta, halktan aldığını “teşvik” adı altında sermaye çevrelerine aktarmaya devam etmektedir.
Ekonominin büyüme sürecinde sermayenin pastası büyürken halkın sofrasındaki ekmek sürekli küçülmüştür. AKP’nin 10 yıllık yönetim pratiği; onun emekçilerin, halkın sıkıntı içindeki kesimlerini sorunlarını gerçekte hiç de önemsemediğini göstermektedir. Aksine AKP, emekçilerin yoksulluk, işsizlik, açlık, sağlık, eğitim gibi en temel sorunlarını bile sermayenin kârını artırarak çözmeyi esas alarak, her fırsatta yaptığı zamlarla halkın günlük yaşamını alt üst etmeyi sürdürmektedir.

Halkı yoksullaştıran politikalara, arkası kesilmeyen zamlara, işsizliği ve sefaleti emekçilere reva gören saldırılara karşı tüm işçi ve emekçileri, zamların geri alınması için tepkilerimizi ortaklaştırmaya ve birlikte mücadeleye çağırıyoruz.