sultan

sultan

Tuesday, 23 February 2016 19:31

ANAYASA MAHKEMESİ'NDEN ÖNEMLİ GREV KARARI!

Yazıcı uyumluArkadaşa gönder

28-29 Mart 2012 tarihinde Sendikamız EĞİTİM SEN’in gerçekleştirdiği Uyarı Grevine katılan Sendikamız EĞİTİM SEN Mersin Şubesi üyesi Tayfun CENGİZ adlı arkadaşımıza “mazeretsiz olarak göreve gelmediği” gerekçesiyle okul idaresi tarafından uyarı cezası verilmiştir. Arkadaşımızın yaptığı itiraz Mersin Valiliği’nin 13/6/2012 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Mersin 1. İdare Mahkemesi de sendikamızın disiplin cezasının iptali istemiyle yaptığı başvuruyu reddetmiştir. Karar düzeltme isteminin Adana Bölge İdare Mahkemesi’nin 19/9/2013 tarihli kararıyla reddedilmesi üzerine 19/11/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunulmuştur.

Anayasa Mahkemesi bugün (04.12.2014) Resmi Gazetede yayınlanan 18/9/2014 tarihli kararıyla kamu emekçisine greve katıldığı gerekçesiyle disiplin cezası verilmesinin sendikal hak ihlali olduğuna ve “Sendika hakkına ilişkin ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosyanın ilgili mahkemeye gönderilmesine” karar vermiştir.

AYM’nin kararı lehimize sonuçlanan onlarca AİHM kararıyla aynı doğrultudadır.Grev hakkımızı kullanmamızı engellemeye yönelik açılan davalar ve verilen disiplin cezalarının hukukta bir karşılığının olmadığı bir kez daha AYM kararıyla da teyit edilmiş oldu.

Fiili, meşru ve hukuki mücadelemiz devam edecektir. Sendikal hak ihlallerinin yoğunlaştığı bu dönemde engellemeler ve baskılar bizi mücadelemizden alıkoyamayacaktır.

 

AYM ilgili kararı için tıklayın http://www.kesk.org.tr/content/anayasa-mahkemesinden-%C3%B6nemli-karar

 

 

Tuesday, 23 February 2016 10:58

CANSEL BUSE İNTİHAR ETMEDİ,KATLEDİLDİ!

Kayseri merkez Melikgazi ilçesi Demokrasi Mahallesi’nde geçen hafta tabancayla intihar eden 12’nci sınıf öğrencisi 17 yaşındaki Cansel Buse K., matematik öğretmeni tarafından cinsel istismara uğradı. Okul idaresi ve yetkililerin duyarsız kaldığı bu olayda, Cansel aslında okulda tecavüzcüsünü görmeye dayanamadığı için intihar etti.  Bir kez daha gördük ki erk zihniyet okulda, sokakta her yerde… 12’nci sınıf öğrencisi Cansel Buse aslında intihar etmedi, devlet aklının kadına bakış açısıyla sergilediği duyarsızlık ve suskunlukla katledildi.

Türkiye’de kadına yönelik şiddet ve ölüm istatistikleri her geçen gün daha korkunç bir hal alıyor. 2016 yılının ilk ayında 36 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Türkiye'nin geneline baktığımızda kadın düşmanlığı, Diyanet fetvalarının örnek olmasıyla artıyor. Kadınların çalışma hakkına saldırılar gerçekleşmekte, cinsel saldırılar artarak devam etmektedir. Ayrıca savaş nedeniyle toplumun genelinde şiddetin yükseldiği bir durum yaşanıyor ve tüm bu nedenlerden ötürü kadın cinayetleri artıyor.

Kadınların yaşamları iktidar sahipleri tarafından kuşatılmak tayken, sadece cinsiyetlerinden dolayı en temel hak olan “yaşam hakkı” ellerinden alınmaktadır. Kadına yönelik her türlü şiddetin failleri adalet sistemi içindeki boşluklardan faydalanmakta, mahkemelerde kolayca iyi hal indirimi almaktadır. Şiddetin faillerinin “cezasız” kalması, şiddete uğrayan kadınların ruhsal iyileşmelerinin önünde büyük bir engel olarak durmaktadır. Cinsiyetçiliğin körüklendiği bir ortamda, kadınların kamusal yaşamdan uzaklaştırılması ve kadın cinayetlerine ‘iyi hal indirimi veren’, tecavüzcüleri ‘aklayan’, tacizde ‘kadının beyanını esas almayan’ sistem kadınları tehdit etmeye devam etmektedir. Bu indirimler verilmeye devam ettikçe, kadınlar bu saldırılara uğramaya devam ediyor.

Kültür Sanat Sen olarak, sadece “kadın” oldukları için öldürülen Özgecan Aslan ve yüzlerce kadının katlinden sorumlu olan cinsiyetçi ve cinsel saldırıları körükleyen zihniyetin değişmesi için her alanda mücadele etmeye devam edeceğiz. Öldürülen, saldırıya uğrayan, can güvenliği olmayan, şiddet gören tüm kadınlar için sesimizi yükseltmeyi sürdüreceğiz.

Öncelikle dün Ankara’da gerçekleşen saldırıyı ve katliamı şiddetle protesto ediyor kınıyoruz. Yaşamını yitirenlerin ailelerine başsağlığı ve sabır, yaralılara acil şifalar diliyoruz.

AKP’nin savaş ve mezhepçiliğe dayalı dış politikaları ve iktidar hesapları nedeniyle ülkemiz kan gölüne döndü. Suruç, Diyarbakır, Adana, 10 Ekim ve 17 Şubat Ankara bombalamaları ve katliamları adeta birbirini takip eden, birbirini besleyen, aynı amaca hizmet eden nitelikte saldırılardır. Her ne hikmetse hepsi hakkında hızla gizlilik kararları alındı, basına haber yasağı kondu ve tıpkı saldırılar gibi dosyaları da karanlıkta bırakıldı. Sivil siyasetçilerin, sendika yöneticileri ve üyelerinin, demokratik kitle örgütü temsilcilerinin attığı her adımı, sarf ettiği her sözcüğü, gittiği her yeri takip eden devlet burnunun dibindeki cephanelikleri, canlı bombacıları, patlamaya hazır araçları göremiyor, engellemiyor!  Katliamları kınayan, protesto edenler için ise hızla soruşturmalar açılıyor, cezalar veriliyor! Yüzlerce insanımızı kaybettik, hala bir tek Bakan, bir tek yetkili istifa etmedi. Hükümet hala bir güvenlik zaafiyeti olmadığını iddia edebiliyor! Cumhuriyet tarihi bu kadar yüzsüz, bu kadar pervasız bir Hükümet görmedi.

Daha yakın zamanda Barış, Emek ve Demokrasi mitingi katliamla engellenmiş, 101 canını kaybetmiş bir Konfederasyon olarak yaşamını yitirenlerin yakınlarının acılarını derinden hissediyor, yaralıların durumunu çok iyi anlıyoruz. Amacımız ne acıları yarıştırmak ne de Hükümeti eleştirmek için fırsata dönüştürmektir. Bunu vicdansızlık, ahlaksızlık ve siyasi ilkesizlik olarak görürüz. Ancak Hükümetin hala da göz göre göre katliam zeminini devam ettirmesine, aynı politikalarda ısrar etmesine, acılar üzerinden toplumsal kutuplaşma ve nefret duyguları yaratmasına göz yumamayız. Çünkü giden, yiten bizleriz. Artık yeter demek zorundayız.

Bir kez daha Yaşamını yitirenlerin ailelerine başsağlığı ve sabır, yaralılara acil şifalar diliyoruz.

Basın açıklamamızın ana konusu olan, dün Resmi Gazetede yayınlanan genelge de Hükümetin ortalığın kan gölüne dönmesine, can güvenliğimizin tehdit altında olmasına neden olan güvenlikçi bakışından, savaş politikalarından bağımsız değildir.

Her gün AKP darbesinin yeni bir uygulaması ile karşılaşmaktayız. 28 Şubat döneminde olduğu gibi hukuk askıya alınmış, andıçlarla, genelgelerle, yönetmeliklerle ya da sözlü talimatlarla tüm muhalif kesimler üzerinde faşizan bir baskı oluşturulmakta, uygulanmak istenen politikalara karşı potansiyel tüm direnç noktaları ortadan kaldırılmak istenmektedir. Devletin tüm kurum ve olanakları “balans ayarı” için kullanılmaktadır. Fiili rejim değişikliğinin halklarımıza kabul ettirilmesi, benimsetilmesi için muhtarlarla, kaymakamlarla, yargı mensuplarıyla, YÖK üyeleriyle ve diğer birçok kurum temsilcileriyle düzenli toplantılar yapılmakta ve her aşamada ilkin yandaş medya devreye sokulmaktadır.

Saray ve AKP darbesi ile muhalif kurum ve kişiler sokağa çıkamaz, eylem ve etkinlik yapamaz, sendikal mücadele yürütemez, adeta nefes alamaz hale getirilmek istenmektedir.

Sık sık 90’lı yıllara dönmekle bizleri tehdit eden AKP, bu yılları çok çok aşan, kendi rejimine has dikta uygulamalarını 12 Eylül Anayasasını bile ayaklar altına alarak hayata geçirmektedir.

Genelge Muhalif Tüm Kesimlere Yönelik Topyekûn Saldırının Bir Parçasıdır! 

17 Şubat 2016 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan 2016/4 sayılı genelge de içinden geçtiğimiz sürecin bir ara rejim olduğunu teyit eder niteliktedir. Anayasaya ve uluslararası hukuka aykırı olduğu açık olan genelge ile kamuda muhalif kesimlere karşı topyekun bir tasfiye süreci başlatılmıştır.

Başbakan yayınlamış olduğu genelge ile adeta Saray’a ve mevcut hükümete muhalefet eden, demokratik haklarını kullanan tüm kamu emekçilerini “legal görünüm altında illegal faaliyet yürüten kişiler” olarak ilan etmiştir.

Mevcut 12 Eylül Anayasa’sında dahi 2. madde Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir hukuk devleti olduğunu, 7. madde yasama yetkisinin TBMM’inde olduğunu, 9. maddesi yargı yetkisinin bağımsız mahkemelerce kullanılacağını, 10. madde herkesin kanun önünde eşit olduğunu, 11. maddesi de Anayasa’nın yasama, yürütme ve yargı organları da dahil tüm idari makamları, tüm kuruluş ve kişileri bağlayan yer olduğunu düzenlemiştir. Anayasa’nın 12 ve 13. maddelerde ise ilerleyen kısımlarda tek tek belirtilerek teminat altına alınan temel hak ve özgürlükleri ve sınırlanabilmesinin anayasaya uygun kanunlar olduğunu tesis etmiştir.  Anayasa tarafından korunmasına rağmen AKP tarafından ihlal edilen hakların en başında ise Anayasa’nın 25 ve 26. maddeleri gelmektedir.  Bu maddeler düşünce ve kanaat açıklama ve yayma hürriyetlerini düzenlemektedir. Yine sosyal ve ekonomik haklar başlığı altında 51. maddeler ve devamına ise sendika kurma, ekonomik ve çalışma şartlarında adaletin tesisi için faaliyet yürütme hakları Anayasal güvence altına alınmış haklardır. Elbette Anayasa’da düzenlenmiş bu hakların hepsi ile ilgili birçok kanun ve uygulama yönetmelikleri de bulunmaktadır. Türkiye’de hali hazırda bulunan Anayasa başta olmak üzere yürürlükteki tüm kanunlar evrensel hukukun oldukça gerisinde düzenlemeler olup bu kapsamda Anayasa 90/5 usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşmaların kanunlarla çelişmesi durumunda milletlerarası anlaşma hükümlerinin esas alınacağını belirtmiştir. 

Başbakan Davutoğlu imzasıyla yayınlanan “Milli Güvenliği Tehdit Eden Örgüt ve Yapılarla İrtibatlı Kamu Çalışanları Hakkında” genelge ile mevcut 12 Eylül baskı rejimi dahi yeterli görülmeyerek;  yasalar ve mahkemeler hiçe sayılmıştır.

Başbakanlık Suç İşlemektedir!

Mevcut Anayasa, TCK ve uygulan kanunlar toplum tarafından baskıcı, totaliter demokratik hakların kullanılması önünde engel olduğu her kesimce kabul edildiği halde, Başbakanlık tarafından yayınlanan bu genelge ile yasama yetkisi başbakanlığa, yargı yetkisi de amirlere devredilmekte, kanunların yerine genelge konularak hukuk askıya alınmaktadır. Hukuku askıya almanın ne demek olduğu Türkiye darbeler tarihi çok iyi göstermektedir.

En kaba hali ile Başbakanlık bu genelge ile amirlerine “siz dediklerimizi uygulayın, hukuk kısmını biz hallederiz” demektedir. Bu hali ile yayınlanan genelge yasaya aykırı olup başlı başına suç oluşturmaktadır. Kanunsuz emir; veren için de ve uygulayan için de suçtur!

Barış talebinin ve “Çocuklar Ölmesin” demenin bile “terör propagandası” sayıldığı bugünlerde AKP daha da ileriye giderek kamu emekçilerinin en ufak bir itirazını bile bu kapsama almak istemektedir.

Şu anda bile AKP valileri ve idarecileri kendilerine tanınan sınırsız yetkiyle üyelerimiz hakkında soruşturmalar açıyor, sürgün ediyor, mobbing uyguluyor, gözaltına aldırıyor, tutukluyor ya da görevden uzaklaştırıyorlar. Binlerce üyemiz sürgün edildi, yüzlercesi işten atıldı ya da atılması talebiyle soruşturmalar yürütülmektedir. AİHM, Anayasa Mahkemesi ve uluslararası sözleşmelere rağmen greve katıldıkları için binlerce kamu emekçisi hakkında davalar açıldı. Basın açıklamaları artık Terörle Mücadele şubeleri tarafından takip edilmekte ve bu kapsamda işlem yapılmaktadır.

Tüm bunlara rağmen yayınlanan Başbakanlık Genelgesi bu baskının, saldırıların ve yönelimin sınır tanımaz bir şekilde artacağını, yaygınlaşacağını göstermektedir.

AKP, yasa yapma gereği bile duymadan 12 Eylül’ün 1402 sayılı kanununu çok daha geri bir noktadan genelgeye dönüştürmüştür. 28 Şubat darbecilerinin “irtica ve bölücülükle mücadele” bahanesiyle çıkardığı Eylem Planları ve MGK kararları AKP’de “Milli Güvenliği Tehdit Eden Örgüt ve Yapılarla İrtibatlı Kamu Çalışanları” adıyla çıkarılmıştır. 28 Şubat darbesinde hakkında disiplin cezası verilen ve görevine son verilenler için çeşitli düzenlemeler yapan, af çıkaran ve bununla övünen AKP, 19 yıl sonra ve yine bir Şubat ayında 28 Şubat hukukuna sığınmıştır.

Darbeci zihniyet AKP ile devam etmektedir…

Kaymakamlarla yapılan toplantıda Cumhurbaşkanı “…Mevzuat şöyledir, böyledir. Mevzuatı koyun şöyle bir tarafa yeri geldiğinde, ben bunu bu şekilde yaparım deyin ve yapın” diyerek kendisinin hukuka yaklaşımını kaymakamlara da tavsiye etmiştir. Genelge ile de Anayasa, yasalar ve uluslararası sözleşmeler bir tarafa konmakta ve idareye “ivedilikle yapın” denmektedir.

Bu zihniyet iki gün önce de Artvin Cerattepe’de suyuna, toprağına, ormanına, havasına sahip çıkan ve hukuken de haklı olan halkın direnişi karşısında güvenlik güçlerine “vurun geçin” demiştir.

“Kamu güvenliği” adı altında son aylarda ülkemizi savaş alanına çeviren AKP bu kez de “Milli Güvenliği Tehdit Eden Örgüt ve Yapılarla İrtibatlı Kamu Çalışanları” adı altında kamuda ve kamu emekçileri üzerinde faşizan bir saldırı, cadı avı ve korku dalgası başlatmak istemektedir. 

KESK olarak, son dönemde iyice belirginleşen büyük baskı düzenine karşı, onurlu ve kararlı duruşumuzdan asla vazgeçmeyeceğiz.   Baskılara, tehditlere ve zorbalığa boyun eğmeyeceğiz. “Durmak yok yola devam” diyerek faşizan saldırıları tırmandıran AKP’ye karşı “Yılmak yok mücadeleye devam”, 

Thursday, 18 February 2016 11:05

ACI KAYIBIMIZ

İstanbul Bölge Şubemiz Yönetim Kurulu Üyesi Ramazan ÖZAK'ın babası vefat etmiştir.Merhumun naaşı bugün Van ilinde toprağa verilecektir.Tüm ailesi ve yakınlarına başsağlığı diliyoruz.

Tuesday, 09 February 2016 14:03

2016 MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ ANALİZİ

Bir ülkenin gelirlerinin kimlerden nasıl toplanacağı, toplanan gelirden hangi kesimlere ne kadar pay ayrılacağının önceden belirlendiği bütçeler, siyasi iktidarın kimlerin ya da hangi sınıfın çıkarlarını temsil ettiğini gösteren en önemli ekonomik ve siyasal metinler olarak bilinmektedir.

Türkiye’de yıllardır, bütçe gelirlerinin büyük bölümü halktan toplanan vergilerden oluşmasına rağmen, bütçe harcamalarında halkın ihtiyaçlarından çok sermayenin ihtiyaçları öne çıkmış, ülke nüfusunun büyük bölümünü oluşturan işçi ve emekçilerin bütçeye ilişkin beklenti ve talepleri, önceki yıllarda olduğu gibi, bu yıl da göz ardı edilmiştir.  

1980 sonrası oluşturulan merkezi yönetim bütçelerinin tamamı, ülke ekonomisini 24 Ocak 1980 kararlarının ideolojisine uygun olarak “rekabetçi” bir yapıda geliştirmeyi ve özellikle kamu hizmetlerini serbest piyasa mekanizması ile bütünleştirmeyi esas almıştır. Yıllardır halktan toplanan bütçe kaynaklarının (gelirlerin) büyük bölümü, halkın ihtiyacından çok, yerli ve yabancı sermayenin çıkarları doğrultusunda kullanılmaktadır. Bu durumu özellikle son 13 yıl içinde yapılan bütçe kanunlarında, somut olarak görmek mümkündür. 

Türkiye, 13 yıllık AKP iktidarı döneminde büyük ölçüde yabancı sermaye girişine, başka bir ifade ile “sıcak paraya” bağımlı, yüksek cari açığın finansmanına dayalı bir büyüme stratejisi izlemiştir. Bu strateji bilimsel raporlarda “istihdamsız büyüme stratejisi” olarak adlandırılmaktadır. Türkiye G-20 ülkeleri içinde büyüme rakamları açısından dördüncü sırada bulunmasına rağmen, resmi işsizlik oranları uzun süredir yüzde 10’un üzerine yerleşmiş ve artma eğilimi göstermektedir. Genç işsiz oranının yüzde 20’ye dayanmış, uzun süreli işsizlik verilerinin tehlike sinyalleri vermeye başlamıştır.

Türkiye’nin temel ekonomik göstergeleri uzun süredir kriz sinyalleri vermektedir. AKP’nin çizmeye çalıştığı bütün pembe tablolara rağmen brüt iç ve dış borç stoku geçtiğimiz 13 yıl içinde belirgin bir şekilde artmıştır.

 

 

AKP Hükümetinin 13 yıllık bütçe pratiğine baktığımızda, istihdama yeterli kaynak ayırmak, asgari ücreti tamamen vergi dışı bırakmak, yüzde 70’e dayanan dolaylı vergileri azaltmak, temel tüketim malları üzerindeki KDV’yi sıfırlamak, ücretli emekçilerin temel ihtiyaçlarını karşılayacak ücret politikaları uygulamak gibi bir derdi olmadığı bellidir. Bu açıdan bakıldığında 2016 bütçesinin sadece rakamsal olarak değişiklik gösterdiği, 13 yıldır sürdürülen emek düşmanı, sermaye dostu politikaların 2016’da artarak sürdürüleceği anlaşılmaktadır. 

2016’nın başından itibaren otomatiğe bağlanan vergi artışları, gıda, elektrik, su, ulaşım gibi temel tüketim ürünlerine peş peşe gelen zamlar, 2016’da işçilere ve kamu emekçilerine yapılan sembolik zamları fazlasıyla geri almıştır. Bu yönüyle bakıldığında 2016 bütçesi, halkın ödediği doğrudan ve dolaylı vergilerin belirgin bir şekilde artmasının öngörüldüğü, temel tüketim maddelerin yapılan zamların otomatiğe bağlandığı, askeri ve güvenlik harcamalarının belirgin bir şekilde arttığı, asgari ücretlilerin, işçilerin ve kamu emekçilerinin insanca yaşam taleplerinin göz ardı edildiği bir bütçe olarak dikkat çekmektedir.

 

2016 Bütçesinin Genel Görünümü

 

2016 Merkezi Yönetim Bütçesi 570 milyar 876 milyon TL olarak belirlenirken, Orta Vadeli Mali Planda Programda milli gelirin 2 trilyon 207 milyar TL (736 milyar dolar) olacağı açıklanmıştır. 2016 bütçe tasarısında yer alan bütçe ödenekleri içinde en fazla pay 153 milyar 347 milyon TL ile Maliye Bakanlığı’na ayrılırken, 1 milyonun üzerinde eğitim emekçisi (öğretmen, memur, teknisyen, yardımcı hizmetli vb) ve 17 milyondan fazla öğrenciye hizmet veren Milli Eğitim Bakanlığı’na 76 milyar 354 milyon TL bütçe ayrılmıştır. Hazine Müsteşarlığı bütçesi 56 milyar TL’si faiz ödemeleri olmak üzere 73 milyar 223 milyon TL’dir. Sağlık bütçesinin (Sağlık Bakanlığı + Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu + Türkiye Halk Sağlığı Kurumu) toplamı 25 milyar TL olarak belirlenmiştir.

2016 bütçe ödenekleri içinde en büyük payı sırasıyla cari transferler, personel giderleri ve faiz giderleri alırken, söz konusu giderlerin 2016 bütçesine oranı cari transferlerde yüzde 40, personel harcamalarına (personel giderleri + sosyal güvenlik devlet primi giderleri) yüzde 30, faiz giderlerinde ise yüzde 10’dur. 2016 bütçesinin toplamda yüzde 82’sini bu üç kalem oluşturmaktadır.

2016 bütçe tasarısında vergi gelirleri içinde ilk üç sırayı dahilde ve ithalde alınan KDV (138 milyar TL), Özel Tüketim Vergisi (116 milyar TL) ve Gelir Vergisi (99 milyar TL) oluşturmaktadır. 2015 bütçesinde Özel tüketim vergisi (ÖTV) gelirleri 95 milyar TL hedeflenmiş, ancak yılsonu itibariyle hedeflenenden 11 milyar TL fazla vergi geliri artışı yapılmış olması dikkat çekicidir.

Büyük bölümünü işçi ve emekçilerin ödediği gelir vergisinin 86 milyar TL’den 99 milyar TL’ye yükseltilmesi, dolaylı vergilerin oranının yüzde 70’lere ulaşması vergi yükünün 2016 yılında da emekçilerin sırtına yıkılacağını göstermektedir. Özellikle artan oranlı vergi dilimi uygulaması nedeniyle ücretlilerin gelirleri fiilen erimekte, yılbaşında yapılan ücret-maaş zamları, yılın ikinci yarısından itibariyle “artan oranlı vergi dilimi” uygulaması ile fazlasıyla geri alınmaktadır.

Maliye Bakanlığının resmi rakamları Türkiye’de vergi gelirlerinin çok önemli bir miktarının ücretinden, maaşından kaynakta vergi kesilen işçiler ve emekçilerden ve onların tüketimde ödediği KDV ve ÖTV den elde edildiğini göstermektedir. Vergi sisteminin yüksek gelirli kesimleri kapsam dışına alması, faiz, repo, kâr elde edenlerin ise ya istisna kapsamında tutularak vergi ödemediklerini ya da vergisini zamanında ödemeyip ceza affı beklediklerini de yine aynı rakamlardan anlamak mümkündür. Vergi yükünün daha çok düşük gelirli kesimler üzerinde yoğunlaşması sonucu mali yük artışları son derece dengesiz ve adaletsiz bölüşüme dönüşmüştür.

13 yıllık AKP iktidarı döneminde yapılan bütçelerin en belirgin özelliği halktan toplanan kamu kaynaklarının giderek artan oranda kamu hizmetleri dışındaki alanlara aktarılmasıdır. AKP’nin 2002 yılından bu yana Türkiye’nin 1995’te imzaladığı Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) taahhütlerini bire bir yerine getirmeye başlaması, kamu hizmetlerinin geçtiğimiz yıllar içinde adım adım tasfiye edilmesine ve hızla piyasa ilişkileri içine çekilmesine neden olmuştur. Geçtiğimiz yıllar içinde kamu kaynakları, asıl kullanılması gereken alanlara değil, yerli ve yabancı sermayeye, patronlara teşvik amaçlı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu durumun kaçınılmaz bir sonucu olarak kamu hizmetlerine bütçeden ayrılan pay oransal olarak istikrarlı bir şekilde azaltılmıştır.  2002-2015 yılları arasında genel kamu hizmetlerine bütçeden ayrılan paya baktığımızda bu durum daha net olarak görülmektedir. 

 

AKP’nin iktidara geldiği 2002’de kriz döneminde hazırlanan bütçeden kamu hizmetlerine ayrılan pay yüzde 42,3 oranında iken, ülke ekonomisinin en parlak dönemini yaşadığı iddia edilen 13 yılda, başta sağlık ve eğitim olmak üzere, kamu hizmetleri alanında yaşanan yoğun ticarileştirme ve özelleştirme uygulamalarının doğal bir sonucu olarak genel kamu hizmetlerine bütçeden ayrılan pay oransal olarak ciddi anlamda azalarak yüzde 25’e kadar düşürülmüştür. Tek başına bu veri bile, bütçelerin hangi sınıfın çıkarları doğrultusunda hazırlandığını açık bir şekilde göstermektedir.

 

Eğitim, Sağlık, Çalışma Bakanlığı, Diyanet Bütçeleri

 

2015 yılında 62 milyar TL olan Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi, hiçbir altyapı çalışması yapılmadan hayata geçirilen 4+4+4 düzenlemesinin de etkisiyle, 2016 yılı için 76 milyar 354 milyon TL’ye yükselmiştir. MEB bütçesinin yüzde 69’u personel giderleri, yüzde 11’i sosyal güvenlik devlet primi giderleri olmak üzere, toplamda yüzde 80’i doğrudan doğruya personelharcamaları için kullanılmaktadır.  Eğitim bütçesi yıllar içinde rakamsal olarak artıyor gibi görünmesine karşın, eğitim yatırımlarına ayrılan payın azalıyor olması dikkat çekidir. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında MEB bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan pay yüzde 17 iken, 2016 yılı itibariyle bu oranın yüzde 8,23’e geriletilmesi öngörülmektedir.

 

 

Kamu kaynakları her fırsatta özel okullara “teşvik” adı altında aktarılırken, kendi kaderi ile baş başa bırakılan devlet okullarında çocuklarını okutan velilerin cebinden yaptığı eğitim harcamaları her geçen yıl istikrarlı bir şekilde artmıştır. Toplamda 17 milyonu aşkın öğrencinin olduğu Türkiye’de veliler her yıl eğitim bütçesinin yarısına yakın bir miktarda eğitim harcamasını cebinden yapmak zorunda bırakılmaktadır.

Sağlık Bakanlığı bütçesi ise 2013 yılından bu yana, Sağlık Bakanlığı, Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu ve Türkiye Halk Sağlığı Kurumu olmak üzere, üç parça halinde yapılmaktadır. Buna göre Sağlık Bakanlığına 2016 bütçesinden ayrılan pay 4 milyar 213 milyon TL, Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu’na ayrılan pay 11 milyar 951 milyon TL, Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’na ayrılan pay ise 9 milyar 112 milyon TL’dir. 2015 yılında toplamda 20 milyar 214 milyon TL olan sağlık bütçesinin 2016’da 25 milyar 250 milyon TL olmasıöngörülmüştür. 

Sağlık bütçesinin önemli bir bölümü sağlıkta dönüşüm uygulamalarına ayrılmakta, herkese eşit, ulaşılabilir ve ücretsiz sağlık hakkı yıllar içinde adım adım tasfiye edilmiştir. Özel sektörden mal ve hizmet alımlarının bu yılki sağlık bütçesi içinde belirgin bir şekilde artmış olması, halkın vergilerinin bir kez daha ilaç tekellerine ve özel sağlık kuruluşlarına aktarılacağının kanıtıdır. Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2002-2014 yılları arasında sadece özel hastanelerin sayısı 271’den 550’ye çıkarak, oransal olarak yüzde 102 artış göstermiştir. Sadece bu rakam bile sağlık alanında yaşanan özelleştirmeyi anlamak açısından önemlidir.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) son olarak açıkladığı 2014 Sağlık Harcamaları Araştırmasına göre, hane halkları tarafından yapılan cepten sağlık harcamasının toplam sağlık harcaması içindeki payı, 2013 yılında yüzde 16,8 iken, 2014 yılında yüzde 17,8'e yükselmiştir. Sağlıktaki ticarileştirme ve özelleştirme politikalarına paralel olarak her geçen yıl istikrarlı bir şekilde artış gösteren cepten yapılan sağlık harcamalarının 2016 yılında yüzde 20’yi zorlaması kaçınılmaz görünmektedir.

Çalışma yaşamının sorunları ve iş cinayetleri ile uzun süredir gündemde olan Çalışma Bakanlığı bütçesinin 2011’de 35 milyar TL olan bütçesi, yıllar içinde artan işçi sayısına rağmen 2016’da 38 milyar TL olarak öngörülmüştür. ÇSGB bütçesinin yeterince arttırılmaması, 2016 yılında daha fazla iş cinayeti, daha fazla taşeron istihdamı ve sendikal hak ihlali yaşanmasına resmen davetiye çıkarmaktadır.

Türkiye’de dini devlet tekeline alan ve ilk kurulduğu yıllardan itibaren Sünni-Hanefi mezhebinin resmi temsilcisi gibi hareket eden Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2015’te 5 milyar 743 milyon TL olan bütçe payı, 2016 yılı için 6 milyar 483 milyon TL’ye çıkarılarak, her yıl olduğu gibi bu yıl da çok sayıda bakanlığı geride bırakmıştır.

 

Güvenlik ve savaş bütçesi

 

2016 Merkezi Yönetim Bütçe Tasarısı, aynı zamanda, tam anlamıyla bir güvenlik ve savaş bütçesi olarak hazırlanmıştır. Türkiye’nin içeride ve dışarıda savaş ve şiddet politikalarında ısrarcı olduğu, 7 Haziran seçimleri sonrasında başlayan çatışmalı sürecin, 1 Kasım ile birlikte topyekun bir savaş stratejisine dönüştürülerek derinleştirildiği bir dönemde hazırlanan 2016 bütçesi bir taraftan işçi ve emekçileri ağır vergi yükü altında ezmeyi hedeflerken, diğer taraftan savunma ve güvenlik harcamalarındaki belirgin artış üzerinden başta bölge illeri olmak üzere, tüm ülkede baskıcı, otoriter bir yönetim anlayışını yerleştirmeyi hedeflemektedir.

 

 

2015 Bütçesi

2016 Bütçesi

Milli Savunma Bakanlığı

22.764

26.451

Emniyet Genel Müdürlüğü

17.623

21.141

İçişleri Bakanlığı

3.898

4.794

Milli İstihbarat Teşkilatı

1.108

1.637

Jandarma Genel Komutanlığı

6.490

8.277

TOPLAM

51.883

62.300

Türkiye, yıllardır yüksek savunma ve güvenlik harcamaları açısından dünyada ilk on ülke içinde yer almaktadır. Yıllardır sadece Milli Savunma Bakanlığı bütçesini esas alarak yapılan ‘savunma bütçesi azalıyor söylemi’ halkı kandırmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Savunma ve güvenlik bütçesinde 11 milyar TL’lik artış öngörülerek, toplamda 62 milyar 300 milyon TL’yi bulması, 2016 bütçesinin aynı zamanda yeni bir savaş bütçesi olarak oluşturulduğunu göstermektedir.

2015’te savunma ve güvenlik bütçesi toplamda 51 milyar 883 milyon TL ile 2014’e göre 2 milyar TL’nin biraz üzerinde artarken, hükümetin 2016 yılında savaş politikalarında ısrarcı olacağını gösterircesine savunma ve güvenlik harcamalarını geçen yıla göre yüzde 20 gibi yüksek bir oranda arttırması dikkat çekicidir. Üstelik bu rakamlara Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlığa bağlı örtülü ödenek olmak üzere, iç ve dış güvenliğe ilişkin bazı kalemler ve kayıtlara geçmeyen kimi harcamalar belirtilen rakamlara dahil edilmemiştir. Savunma ve güvenlik harcamalarının 2016 merkezi bütçesinin yüzde 11’ini oluşturmasının temel nedeni, AKP’nin içeride ve dışarıda izlediği güvenlik ve savaş politikalarından bağımsız ele alınamaz. 

Kaynaklarını önemli ölçüde halktan almasına rağmen tamamen sermayenin, yerli ve yabancı tekellerin çıkarlarını gözeten, çeşitli kalemlerde (İçişleri, emniyet, jandarma, istihbarat vb) savunma harcamalarına ayırdığı paydaki belirgin artış ile 2016 bütçesi doğrudan bir savaş bütçesi olarak da adlandırmayı hak etmektedir.  

 

Sonuç

 

2016 Merkezi Yönetim Bütçesi, tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi, yerli ve yabancı sermayenin çıkarlarını gözeten yapısıyla, gittikçe yoksullaşan, işsizliğin, yoksulluğun ve sefaletin pençesinde yaşam mücadelesi veren emekçilere yüklenen dolaysız ve dolaylı vergilerle ön plana çıkmaktadır. Özel sektöre yönelik kaynak transferleri, sağlık ve sosyal güvenlik sisteminin adım adım tasfiye edilmesi ve kamu yatırımlarındaki azalmanın sürdürüldüğü bu bütçe ile 2002 yılından bu yana süren sermayeye dost, emekçiye düşman çizgi, daha da belirgin hale gelmiştir.

2016 bütçe tasarısı, dünya ve Türkiye ekonomisinde iç ve dış borçlarla ilgili tehlike çanlarının çalmaya başladığı, kamu istihdamının esnek ve güvencesiz bir içerikte yeniden yapılandırılmak istendiği, eğitim ve sağlık gibi temel sosyal alanlarda yaşanan ticarileştirme ve piyasalaştırma uygulamaları, vergi adaletsizliği, gelir dağılımının daha da bozulması ve bölüşüm politikalarının işçi ve emekçiler aleyhinde oluşturulmak istendiğinin ilanı niteliğindedir.

Merkezi yönetim bütçesi üzerinden tartışılan kaynakların toplumsal sınıflar arasında nasıl bölüşüleceği sorunu, kaynakların yeterli olup olmamasından çok, doğrudan kaynaklar üzerinde söz sahibi olan sınıfın ve onun siyasal temsilcilerinin tutumuna ve bu tutuma karşı yürütülen örgütsel ve kitlesel mücadelelere bağlıdır.

Büyük bir kısmı işçi ve emekçi halktan alınan dolaylı ve dolaysız vergiler yoluyla elde ettiği gelirlerden oluşan bütçenin paylaşımının nasıl olacağını belirleyecek olan doğrudan doğruya karşıt sınıfların gücü ve yürüttükleri mücadeledir. Söz konusu mücadele süreci sadece ekonomik düzeyde değil, toplumsal, siyasal ve ideolojik yönleriyle daha da sertleşmenin işaretlerini bugünden vermektedir. Bu açıdan bakıldığında 2016’da sınıflar arası güç ilişkileri ve mücadelenin seyri, bütçe kaynaklarının nasıl bölüşüleceğine temel belirleyici olmayı sürdürecektir.