HABERLER (439)
Lellentesque elit justo, dictum at facilisis nec, aliquam dignissim lectus. Donec gravida dolor in tortor convallis mollis. Donec vel risus ut turpis viverra faucibus. Aenean viverra quam sed nunc consequat vitae aliquam nisl eleifend. Praesent eros nisi, fringilla sed hendrerit nec.
Children categories
KESK (43)
Mellentesque elit justo, dictum at facilisis nec, aliquam dignissim lectus. Donec gravida dolor in tortor convallis mollis. Donec vel risus ut turpis viverra faucibus. Aenean viverra quam sed nunc consequat vitae aliquam nisl eleifend. Praesent eros nisi, fringilla sed hendrerit nec.
View items...ERCAN KARAKAŞ İLE YAPILAN GÖRÜŞME... Featured
EĞİTİM ALANI DİNİ KURALLARA GÖRE BİÇİMLENDİRİLEMEZ!
Written by Kültür Sanat Sen
Eğitimde 4+4+4 dayatması sonrasında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yaygınlaştırılan ve eğitim sistemi üzerinden din ve inanç istismarına dayanan uygulamalar artarak sürmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı eğitimde yıllardır acil çözüm bekleyen sorunları bir tarafa bırakıp, eğitim sistemi üzerinden toplum içinde yeni ayrışmalar ve kutuplaşmalar yaratacak uygulamaları hayata geçirmeye başlamıştır.
Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’nde geçtiğimiz günlerde yapılan değişiklikle her lisede ibadethane (mescit) açma zorunluluğunun getirilmesinin ardından, ortaokullarda ve liselerde başörtüsünü serbest bırakan bir değişiklik daha yapmıştır. Siyasi iktidar, yıllardır eğitimde yaşanan ve içinden çıkılmaz hale gelen sorunların üzerini örtmek için yine din ve inanç istismarına soyunmuş, iç ve dış politikada yaşanan çözümsüzlüğün üzerini örtmek için bir kez daha başörtüsüne sarılmıştır.
Yıllardır demokratik, bilimsel ve laik eğitim isteyenlerin öncelikli talebi olan zorunlu din derslerinin kaldırılması konusunda adım atılmamış, bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, farklı inanç gruplarına tek bir dini inancın ve tek bir mezhebin zorla öğretilemeyeceğine hükmederek Türkiye’yi bir kez daha mahkum etmiştir. Okullarda başörtüsü serbestliği kararının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin zorunlu din dersinin kaldırılması kararının hemen arkasından alınmış olması dikkat çekicidir.
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesine göre 18 yaşına kadar herkes çocuktur. MEB’in bu kararı, çocukların kendi özgür iradeleriyle karar veremediği, aile, toplum ve iktidar baskısının bu kadar yoğun ve belirleyici olduğu bir dönemde, özellikle kız öğrenciler için yeni baskılar ve dayatmaları gündeme getirecektir. Üstelik söz konusu baskı ve yönlendirmeler sadece bununla sınırlı değildir.
Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da bir okulda, okul yöneticileri tarafından bütün kız öğrencilerin derslere başörtüsü ile girmeye zorlanmasına itiraz eden üç Eğitim Sen üyesi öğretmen sürgün edilmiştir. Halkın karşısına her çıktıklarında özgürlükten bahsedenler, öğrencileri belli bir dini inanca göre giyinmeye zorlayan eğitim yöneticilerinin okullardaki baskıcı uygulamaları karşısında sesini çıkarmamaktadır.
Özellikle eğitimde 4+4+4 dayatması sonrasında, eğitime yönelik doğrudan siyasi müdahaleler artmış, eğitim müfredatının içeriğinin değiştirilmesinden siyasi kadrolaşmaya, öğrencilerin kılık-kıyafetinden hangi dersleri seçeceğine kadar her alanda baskıcı uygulamalar artarak sürmüştür. Türkiye’nin her yerinde normal ortaokullar içinde imam hatip sınıflarının açılması, okulların bölünmesi, doğrudan inanç istismarı şeklinde gündeme getirilen her lisede ibadethane (mescit) açılmasının zorunlu hale getirilmesi, okullarda velileri ve öğrencileri karşıya getirmeye başlamıştır. Son karar, siyasi iktidarın toplumda yarattığı kutuplaşmanın benzerini okullarda, hatta sınıflarda yaratmaya çalışıldığını göstermektedir.
Devletin eğitim sistemini yıllardır yaptığı gibi “tek din, tek mezhep” anlayışıyla, toplumsal yaşamı ve eğitim sistemini belli bir inancın kurallarına göre biçimlendirmesi ve bunun için kurallar koyması doğru değildir.
Eğitimin acil çözüm bekleyen sorunları ortada dururken, eğitim sistemine ilişkin tartışmalarda zorunlu din dersleri, imam hatipler, başörtüsü vb sorunların sürekli tartışma konusu yapılması, Türkiye’de dinin, devlet eliyle eğitimin merkezine yerleştirilmesinin somut bir sonucudur. Sadece bu tartışmalar bile devletin eğitimi dini kurallara göre biçimlendirmesinin ne kadar sakıncalı olduğunu görmek açısından yeterlidir.
Dini kurallara göre biçimlendirilen bir eğitim anlayışı insanları inanan ya da inanmayan, dindar ya da dinsiz, ibadet eden ya da ibadet etmeyen vb gibi kategorilere ayırarak, bir kısmını üstün ve değerli, diğerlerini ise değersiz kabul edebilmektedir. Bu şekilde toplumda giderek derinleşen ayrışmaların, eğitimin dini kurallara göre düzenlenmesi ile daha da derinleşmesi, özellikle kız öğrenciler üzerindeki baskı, denetim ve yönlendirmelerin artması kaçınılmazdır.
Siyasi iktidarın “Yeni Türkiye” projesinde din ya da inanç alanı, devletin her fırsatta toplum mühendisliği yaparak müdahale ettiği bir alan haline gelmiştir. Bu süreçte eşit yurttaşlık ilkesi yok sayılmakta, sınıfsal çatışmaların üzeri örtülmek istenmekte, halkın bir kesimi inanç istismarı üzerinden egemen politikalara yedeklenmektedir.
Gerçekten laik bir ülkede, bütün din ve inançtan insanlar, eşit koşullarla, aynı kurallara uymak durumundadır ve hiç kimseye ya da gruba dinsel ayrıcalık ve üstünlük tanınamaz. Laikliğin temelinde farklı inanç ve dinlerdeki insanlar arasında eşitliğin sağlanması vardır. Bunu yapabilmek için laik devlet tüm din ve mezheplere aynı mesafede durmak, dine bakışında mutlak olarak tarafsız olmak zorundadır. Devlet gerek eğitim sistemini, gerekse toplumsal sosyal yaşamı örgütlerken bunu asla dini kurallara ya da referanslara göre yapmamalı, kendi siyasi çıkarları için öğrencilerimizi kullanmamalıdır.
EMEKLİ İKRAMİYESİNDEKİ 30 YIL SINIRLAMASI ANAYASA MAHKEMESİNDE...
Written by Kültür Sanat SenEMEKLİ İKRAMİYESİNDEKİ 30 YIL SINIRLAMASI ANAYASA MAHKEMESİNDE
Bilindiği üzere kamu emekçileri kaç yıllık hizmetleri olursa olsun, en fazla 30 yıl hizmet üzerinden emekli ikramiyesi alabilmekte, 30 yılın üzeri için kendilerine herhangi bir ödeme yapılmamaktadır.
Özellikle son yıllarda, çalışan maaşı ile emekli maaşı arasındaki farkın çok artması dolayısıyla, pek çok kamu emekçisi zorunlu olarak 30 yılın üzerinde çalışmak durumunda kalmaktadır. Bu çalışmanın büyük bir kısmının ikramiye dışında bırakılması ise büyük bir hak kaybına ve hakkaniyetsizliğe yol açmaktadır.
Sendikamıza bu konuda gelen başvurular neticesinde, emekli olan üyemiz Hasan Hüseyin Kaya üzerinden hukuki bir süreç başlatma kararı aldık. Sendikamızın yönlendirmesiyle üyemiz Sosyal Güvenlik Kurumuna başvurarak, 30 yılı aşan hizmetleri için kendisine emekli ikramiyesi ödenmesini talep etti. Bu talebin reddi üzerine 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanununun 89. maddesinin 4. fıkrasında yer alan “...verilecek emekli ikramiyesinin hesabında 30 fiili hizmet yılından fazla süreler... (dikkate alınmaz)”hükmünün Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla dava açtık. Anayasaya aykırılık iddiamız Ankara 10. İdare Mahkemesi tarafından yerinde bulundu ve mahkeme yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.
Anayasa mahkemesinden karar bekleniyor.
ANTALYA BÖLGE ŞUBEMİZİN EĞİTİM ÇALIŞMASI...
Written by Kültür Sanat SenMECİDİYEKÖY'DE YAŞANAN FACİA YENİ BİR SOMA'DIR! Featured
Written by Kültür Sanat SenKESK BASIN AÇIKLAMASI...
Hükümet Hesap Vermeli, Çalışma Bakanı Derhal İstifa Etmelidir!
6 Eylül gecesi İstanbul Mecidiyeköy'de rezidans inşaatındaki asansör kazasında 10 emekçinin yaşamını yitirmesinin sorumlusu AKP Hükümeti ve iktidarı döneminde her türlü destekle palazlanan Torunlar GYO adlı şirket yetkilileridir. Taşeronlaştırma, esnekleştirme ve güvencesizleştirme politikalarıdır. İçinde "insanca ve onurlu yaşam"ın olmadığı adına "büyüme" dedikleri ekonomik politikalardır...
62. hükümetin ilk icraatı Mecidiyeköy'de yaşanan iş cinayetidir! Mecidiyeköy'de olay yerine ambulanstan önce tomaların, çevik kuvvetin gitmesi hükümetin işçi sağlığı ve güvenliğini değil, patronların çıkarlarını ve güvenliğini önemsediğini ve koruduğunu göstermektedir.
Daha birkaç ay önce aynı rezidans yapımında bir iş kazası yaşanmış, bir işçi yaşamını yitirmişti. Ve bu olaydaki ihmali nedeniyle bir cana karşılık 5600 TL ceza ödeyen şirket inşaata kaldığı yerden devam etmiştir! Yine bu son cinayetten önce, iddialara göre, asansörün arıza çıkardığı ve güvenli olmadığı defalarca işçiler tarafından dile getirilmiş olmasına rağmen tıpkı soma'da olduğu gibi, "işler aksamasın, zaman kaybedilmesin" dürtüsüyle hareket edilmiştir. Nitekim Cumartesi geç saatlere kadar çalışılması da bu iddiaları doğrular niteliktedir. Diktikleri rezidansların, maden ocaklarının temelinde emekçilerin kemikleri, harcında kanı vardır.
İş kazalarında özellikle son bir yıldır yaşanan ölümler adeta bir savaşta görülebilecek oranlara ulaşmıştır. Afrika'da Ebola salgınında ölenlerin sayısı ülkemizde iş cinayetlerinde yaşananlardan daha azdır. Doğal afetlerde bu kadar ölüm yaşanmamaktadır.
Yıllardır ısrarla işçi sağlığı ve güvenliğinin bir kamu hizmeti olmaktan çıkarılmasının ölümlere davetiye çıkaracağını söylememize rağmen bu alanı da sermayenin insafına terk etmekten geri adım atmadılar. Taşeron çalışma yasaklanmadığı sürece yeni ölümlerin ve sakatlanmaların kaçınılmaz olduğunu söylememize rağmen şu günlerde Meclis'te görüşülmekte olan torba yasayla taşeronlaşmayı daha da yaygınlaştırdılar. Sendikal örgütlenme önündeki engelleri kaldırmak bir yana var olan kırıntıları bile ortadan kaldırdılar. Sendikalardan kimisini de kendilerinin yan kolu haline getirerek gelişecek tepkileri onlar eliyle minimize etmeyi hedeflediler. Her iş katliamından sonra ölen emekçilerin yakınlarını para ile susturmak istediler! AKP Hükümeti işçi sağlığı ve güvenliği için tedbirler almayı, denetimleri artırmayı, katliamların sorumlularını en ağır şekilde cezalandırmayı değil unutturmayı, kanıksatmayı ve sömürü çarkının devamını sağlamayı ilke edinmiştir.
İş cinayetlerinde sadece Ağustos ayında 158 işçi hayatını yitirdi. Yılın ilk 8 ayında ise 1270 işçi ve emekçi iş cinayetlerinde katledildi. Rakamlardan da anlaşılacağı üzere işçi sağlığı ve güvenliği alanında sistematik bir ihlal söz konusudur. Taşeronlaştırma, güvencesizlik ve esnek çalışma sistemi bu döngünün devamını sağlamaktadır.
İşçi ölümleri ve aşırı kar hırsı üzerine kurulu taşeron sistemini ve emekçilere kölece çalışma koşullarını dayatan, işyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği konularında yasal düzenlemeleri yapmayan, yeterli önlemleri almayan, işyerlerini düzgün denetlemeyen hükümet ve onun Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı ölümlerin siyasal sorumlusudur.
Dolaysıyla Hükümet bunun hesabını vermeli, sadece 2014 yılında yüzlerce emekçinin işçi sağlığı ve güvenliğinde bakanlığının sorumluluğu altında yaşanan ihmaller ve denetimsizlikler sonucu yaşamını yitirmesine neden olan başta Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanı (ÇSGB) olmak üzere hükümet istifa etmeli, bu cinayetin sorumluları hesap vermelidir. Soma katliamından sonra ortalıklarda görünmeyen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik'in bu saatten sonra istifa etme dışında söylediği, söyleyeceği her söz pişkinliğin yanısıra emekçilere hakarettir, ölenlere saygısızlıktır. Her gerekçe emekçilerin bir kez daha katledilmesidir.
Başta Torunlar GYO’nun sahibi ve yöneticileri olmak üzere bütün sorumlular ve bunların arkasındaki güç olan AKP hükümetinin ilgili bakanı ve bürokratları gecikmeksizin yargı önüne çıkarılmalıdır.
Yaşamını yitiren emekçilerin ailelerine ve yakınlarına başsağlığı ve sabır diliyoruz.
Konfederasyonumuz olayın takipçisi olacak, AKP ve sermayenin emekçilerin kanı ve canı üzerinden kendi saltanatlarını sürdürmelerine karşı mücadelesini yükseltecektir. KESK Taşeron cumhuriyetine dönüştürülen bu ülkeyi emeğin, özgürlüğün ülkesine dönüştürmek için mücadelesini azim ve kararlılıkla sürdürecektir!
DEVLETİN ELİ HASTANIN CEBİNDE Featured
- ses___halkmzacagri2014.pdf (7651 Downloads)





