“Kelebekler”, ya da “Mirabel Kardeşler” olarak da anılan Maria Mirabel, Minerva Mirabel, Patria Mirabel kardeşlerin 1960 yıllarda Dominik Cumhuriyeti’ni yöneten faşist diktatör Trujillo tarafından “terörist” ilan edilerek hedef gösterilmeleri sonrasında tecavüz edilip sopalarla dövülerek öldürülmesinin ardından Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1999’da Kelebeklerin öldürüldüğü gün olan 25 Kasım'ı “Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü” ilan etti. Kadının yüz yıllardır süren var olma mücadelesinde öldürülen kız kardeşlerimizi sevgiyle anıyoruz.

AKP iktidarı döneminde kadına yönelik şiddetin artırması tesadüf değildir!

Ülkemiz de de bu ataerkil, kapitalist ve siyasal İslamcı iktidarın şiddeti olağanlaştıran cinsiyetçi söylem ve politikaları kadına yönelik şiddeti her geçen gün artırmaktadır. Kadın emeğine, bedenine, kimliğine karşı saldırı hiç olmadığı kadar artmıştır.

Her gün kadınlar, genellikle de en yakınındaki erkekler tarafından, öldürülmektedir. Bunun en önemli sebebi ise katillerin cezasız bırakılarak cesaretlendiriliyor olmasıdır. Hemen her kadın cinayetinde duruşmada sanığın, öldürdüğü kadını itibarsızlaştırmaya çalışmak istemesi boşuna değildir. Çünkü bunun yargıda bir karşılığının olduğunu ve lehe sonuç verdiğini çok iyi bilinmektedirler. Öldürülen kadınların itibarına saldırmanın en etkili işe yarar savunma yöntemi olması yargının da suça ortak olduğunu göstermektedir.

Korona döneminde ev de iş yerinde yaşamın her alanında şiddetin dozu bir kat daha arttı.

Covid-19 Salgınının, ölümcül sonuçları artarak devam ederken, tüm dünyada kadınlar bu süreçte daha çok şiddete maruz kalmakta, kadına yönelik psikolojik, cinsel, fiziksel şiddet ile çocuk istismarı artmaktadır. 

Salgın sürecinde “evde olmak” bir sağlık tedbirinin zorunlu hali iken kadınlar kendilerine şiddet uygulayan erkeklerle bir arada yaşamaya zorlanmakta, bu “evlerde” daha çok şiddete maruz kalmaktadırlar. Ayrıca, şiddete tanıklık eden çocuklar da sürekli bir travma yaşamakta veya cinsel, fiziksel istismara uğramaktadırlar. 

“Evde” karantina ve izolasyon koşullarında yaşayan kadınların ve çocukların bu süreçte nasıl etkilendiğine yönelik yapılan araştırmalar psikolojik şiddetin, ekonomik şiddetin, dijital şiddetin, fiziksel şiddetin ve cinsel şiddetin arttığını göstermektedir. 

 

Kadınlar tarih boyunca tüm hakları için ettiği mücadeleyi, şiddete karşı da sürdürmekte kararlı

Devlet destekli erkek şiddeti ile mücadelenin simgesi olan 25 Kasımda her yıl olduğu gibi bu yılda haykırıyoruz. Kadın hak ve özgürlüğüne dair bugün ne varsa tümü bu mücadelenin sonucudur. Kadınlar bugün de bu kararlı mücadeleyi sürdürmektedir.  Kadınlar üzerinde kurduğu sistematik tahakkümü kırmanın tek yolu yine sürekli ve örgütlü kadın mücadelesini yükseltmekten geçmektedir. 

İstanbul sözleşmesi uygulansın!

İstanbul sözleşmesi bu topraklarda yine bu toprakların kadınlarının mücadelesi sonucu edinilmiş bir kazanımdır. Kadınlar uzun mücadeleler sonucunda elde ettiği kazanımlarından da öyle kolaylıkla vazgeçmeyeceklerdir.

İstanbul sözleşmesinden çekilmek, kadın cinayetlerinin, kadın ve çocuk istismarlarının, şiddetin tacizin tecavüzün çocuk yaşta evlendirmelerin artması anlamına gelecektir. Bu geri adımın atılması sonrasında, gelecekte kadına yönelik işlenen suçlarda, mevcut yaslarında uygulanmaması suretiyle hak gasplarının daha da artacağı maalesef gerçektir. Bunun bir adım sonrası boşanma hakkının engellenmesi, çocuğu tecavüzcüsüyle evlendirilmesinin meşrulaşması, nafaka hakkının kaldırılması şeklinde devam eder. Ve bu ülkenin kadınlarının bunu istemediği de açıktır

BİZ KÜLTÜR SANAT-SEN’li kadınlar olarak yine bu 25 Kasımda şiddete karşı mücadelemize devam ediyoruz. Kadına yönelik şiddetin toplumsal bir sorun olmasından hareketle iktidarın bu soruna kalıcı çözümler getirmesini ve bunun ilk koşulu olan İstanbul sözleşmesinin tam anlamıyla uygulanmasını istiyoruz. 

Hayatlarımızdan ve haklarımızdan vazgeçmeyeceğiz!

KÜLTÜR SANAT-SEN /KESK

 

      Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün üzerinden 82 yıl geçti. 10 Kasım 1938’den bugüne dünya üzerinde yaşanan gerginlikler, çatışma ve savaşlarda dökülen kanlar, Atatürk’ün ‘Yurtta barış, dünyada barış’ sözünün ne kadar önemli ve anlamlı olduğunu gösteriyor.

        Siyasi iktidar, bugüne kadar sürekli başta kültür, sanat ve bilimi hedef alan politika ve uygulamalarını hayata geçirirken, tüm dünyayı etkisi altına alan kovid-19 salgınına karşı mücadelede kültür, sanat ve bilimin ve bilimsel araştırmaların olmazsa olmaz olduğu bir kez daha görüldü. Kültür, Sanat ve insanlığın ortak evrensel değerlerine karşı düşmanca tutumlar sürerken, anti demokratik politika ve uygulamaların giderek artması dikkat çekicidir.

       Son yıllarda ırkçı-gerici politikalar hızla artarken, özellikle kültür ve sanat başta olmak üzere toplumsal yaşamın bütün alanlarının baskıcı ve otoriter uygulamalarla kuşatma altına alınmak istendiği bir dönemde hayatı boyunca aydınlanmadan ve bilimden yana tutum alan Mustafa Kemal Atatürk’ü ölümünün 82. yılında saygıyla anıyoruz.

                                                                                                                                                  KÜLTÜR SANAT-SEN YÖNETİM KURULU

 

TÜİK verilerine göre (TÜFE) 2020 yılı Ekim ayında bir önceki aya göre %2,13 oranında artış gösterdi. Böylece 2020 yılının ikinci yarısının ilk dört aylık döneminde (Temmuz-Ağustos-Eylül-Ekim) TÜFE’ deki artış oranı toplamı %4,61 oldu.

Yetkili Konfederasyon MEMUR SEN’ in Kamu emekçilerini sattıkları 5. Dönem(2020-2021 tarihlerini kapsayan) Toplu İş Sözleşmesine göre, Kamu görevlilerinin ve emeklilerinin aylıklarına 1 Ocak 2021 tarihinden geçerli olarak %3 oranında artış yapılacak.

Ayrıca, 2020 yılının ikinci altı ayına ilişkin enflasyon oranının %4‘ten fazla çıkan kısım da %3’lük maaş zammına ilave edilecek. % 3 maaş zammına evet diyip enflasyon % 4 ve üstü çıkar ise ENFLASYON farkı ödeneceğine imza atan MEMUR SEN konfederasyonunun

2020 yılı ikinci yarısına ilişkin enflasyon rakamlarının 4 Ocak 2021 Pazartesi günü açıklanacak olması nedeniyle, kamu görevlileri ile emeklilerinin 1 Ocak 2021 tarihinden geçerli maaş zammı oranı 4 Ocak 2021 tarihinde netlik kazanacak.

2020 yılı ikinci yarı yılanın dört aylık rakamlarına göre enflasyon farkı zammı olacak mı?

 

2020 yılının ikinci altı aylık döneminde gerçekleşecek enflasyon artış oranının %4’ten fazla olması durumunda, fazla çıkan kısım 1 Ocak 2021 tarihinden geçerli yapılacak olan %3 oranındaki genel maaş zammına ilave edilecek.

 2020 yılının ikinci yarısının ilk dört ayında (Temmuz, Ağustos, Eylül ve Ekim) gerçekleşen toplam enflasyon artışı oranı %4,61 çıktığından, 1 Ocak 2021 tarihinde kamu görevlilerinin ve emeklilerinin maaşlarına enflasyon farkı artışı yapılacağına kesin gözüyle bakılıyor.

 Kasım ve Aralık ayı enflasyon artış oranları toplamı “0” olsa bile memur ve emekli maaşlarına 1 Ocak 2021 tarihinden geçerli olarak %0,61 oranında enflasyon farkı yansıtılacak ve toplam maaş zammı "%3,61" oranında olacak.

 

Türkiye halklarının emperyalist işgale karşı birlikte verdiği mücadele sonucu, 97 yıl önce Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün meclise sunduğu anayasa teklifi ile devletin şekli Cumhuriyet olarak ilan edilmiştir.

Cumhuriyetin ilanı ile, egemenliğin bir sınıfa, zümreye veya şahsa değil, halka ait olduğu ilan edilmiştir.

Laik, çağdaş, demokratik, özgür düşüncenin ve tam bağımsızlığın temeli olan CUMHURİYET, Türkiye halkı için karanlıktan, aydınlığa; kul olmaktan birey olmaya açılan yoldur.

Bugün, 97 yıl önce CUMHURİYET ile birlikte halka ait olduğu ilan edilen egemenlik hakkı tüm kurumlarıyla birlikte tek adam rejimine bağlanarak rejim değiştirilmiş, Cumhuriyet ile yaratılan ekonomik, siyasal ve sosyal yaşamdaki tüm değerler bir bir yok edilmiştir. Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Anadolu’da yaşayan bütün halkların Mustafa Kemal ve arkadaşları öncülüğünde emperyalizme karşı yürüttükleri ortak mücadele üzerinden yaratılan bütün ortak değerler, uzun süredir iktidarın dayatmacı, baskıcı, kutuplaştırıcı ve ayrımcı uygulamalarıyla yok sayılmaktadır.

 Siyasal iktidarın kültür sanat, eğitim  ve toplumsal yaşamı kendi siyasal hedeflerine göre biçimlendirmek istemesi, özellikle kültür ve sanat hayatında, kendi dünya görüşünün öncelikleri ile biçimlendirmeye eğitimde, bilim ve laiklik düşmanı politikalar üzerinden kültür sanat ve  eğitim sistemini, dini kurallara göre biçimlendirme yaklaşımını sürmektedir. 

Kültür Sanat-Sen olarak, halkın göstermelik olarak değil, gerçek anlamda egemen olduğu, insan hak ve özgürlüklerinin, hukukun üstünlüğünün eksiksiz bir şekilde hayata geçirilmesine, eşit, özgür, laik ve demokratik bir Cumhuriyet’in ancak birlikte mücadeleyle yaratılabileceğine olan inancımızla, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı kutluyoruz!

Kamuoyu ve yetkililere,

İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından İstanbul’un önemli meydan ve alanlarına ilişkin yarışmalarının bir bölümü tamamlanmış olup; Taksim Meydanı, Bakırköy Meydanı ve Salacak Sahil Şeridi Kentsel Tasarım Yarışmalarını kazanan eşdeğer projeler, 19 Ekim 2020 Pazartesi günü itibarıyla halk oylamasına sunulmuştur. Bugüne kadar izlenen yarışma yöntemlerinden farklı olarak uygulanan halk oylaması, 2020 yılının ilk aylarında başlayan yarışma süreçlerinin kamuoyundaki görünürlüğünü artırmakla birlikte, İstanbulluların takdirine sunulan eşdeğer projeler ve yarışmalara konu olan meydanlar hakkında farklı tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Söz konusu meydanlar arasında simgesel ve tarihsel önemi sadece İstanbul için değil, tüm ülke için belirgin olan Taksim Meydanı’nın da yer alması, bu tartışmaları daha da anlamlı kılmaktadır.

Öncelikle ifade edilmelidir ki; İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından İstanbul’un önemli meydan ve alanları için yarışma projeleri düzenlenmesi ve ilgili kesimlerin sürece dahil edilmesi çok değerli ve yararlıdır. Bununla birlikte, yarışma süreçlerinin kısa vadeli, aceleci bir takvim içine sıkışmış olması ve buna bağlı bir hızla yürütülüp sonuçlandırılması, kamuoyunun oldukça önemli bir bölümünün, meslek örgütlerinin ve ilgili sivil toplum kuruluşlarının sürece sağlıklı ve etkin bir şekilde katılımı için uygun bir zemin oluşmasına izin vermemiştir. Taksim Meydanı yarışmasının ilan edildiği Mart ayıyla birlikte ülkemizi de etkisi altına alan koronavirüs salgını ve sonuçları, yarışma sürecini gölgede bırakmış, bu süreç hak ettiği ilgi düzeyinden ve tartışma zemininden yoksun kalmıştır. Bu ve benzeri nedenlerle İstanbulluların yarışma sürecine ancak yarışma tamamlandıktan sonra dahil olabilmesi, Taksim meydanı ile ilgili demokratik taleplerin yarışma aşamasında yarışmacılara aktarılması fırsatını da ortadan kaldırmıştır.

Oysaki, 1977 1 Mayıs’ından Gezi Direnişine toplumun demokrasi ve hak taleplerinin hafızasını taşıyan Taksim Meydanı yarışma sürecinde halkın, sivil toplum kuruluşlarının, meslek odalarının, kısacası Taksim’le bağı olan tüm kesimlerin ortak taleplerine, beklentilerine yer verilerek sürecin daha rasyonel, demokratik ve katılımcı bir yaklaşımla kurgulanması sağlanabilirdi.

Taksim Meydanı ve çevresi, son yıllarda birçok hukuk dışı müdahaleye maruz kalmış, Topçu Kışlası gibi ideolojik dayatmalarla tehdit edilmiş, yer altına yapılan battı çıktı yollarla meydan vasfı zedelenmiş, Meydan’ın tamamlayıcı ögeleri olan Gezi Parkı, AKM ve Maksem ile olan ilişkisi zayıflatılmıştır. Yarışma şartnamesinin, hem bu tespitleri, hem İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin politik kabul ve beklentilerini de içermesi sağlanabilir, ortaya konan projelerin olmazsa olmaz sınırlarının tanımlanmasına fırsat verebilirdi. Bu sınırların ve kabullerin ortaya konması, iktidarın ideolojisi doğrultusunda, özellikle de 2000’li yıllarla birlikte ardı ardına gerçekleşen ve Taksim bölgesi üzerinde telafisi imkânsız kent suçlarını ortaya çıkaran Galataport, Kabataş, Taksim Camisi, Tarlabaşı, Atatürk Kültür Merkezi ve Cumhuriyet Caddesi yıkımları gibi hukuksuz projelerin tam da orta yerinde yer alan Taksim Meydanı Proje Yarışmasının, İstanbul’u bu yeni kent siluetine mecbur etmesinin önüne geçebilirdi. Taksim Meydanı gibi çok katmanlı bir alanda çok disiplinli bir tartışma zemininin oluşturulması, yarışmanın içeriğini ve ortaya konan eserleri meslek disiplinleri açısından çok daha zenginleştirebilirdi.

Taksim Cumhuriyet Meydanı bir park değil; emek, mücadele ve demokrasi meydanıdır. Yapılan jüri değerlendirmeleri ve halk oylaması sonucunda elde edilecek herhangi bir projenin ve özellikle projenin uygulama sürecinin, Meydan’ın kimliğine ve hafızasına zarar verme riski, olası bir sorun olarak karşımızdadır. Hepimizin meydanı olan Taksim’in aceleye getirilemeyecek kadar değerli ve önemli bir meydan olduğu unutulmamalıdır.

Gelinen aşamada, henüz çok geç olmadan, tüm bu sorunları birlikte değerlendirmek ve Taksim’de yapılacak olası uygulamalara ilişkin taleplerimizi aktarmak üzere İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle, ilgili tüm kurumlarla ve sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte, etkin, şeffaf ve kapsayıcı bir diyalog zeminini oluşturmanın önemi bir kez daha anlaşılmıştır.

Biz aşağıda imzası bulunanlar, tüm kamuoyunu, duyarlı yurttaşları ve idarecileri kaygılarımıza kulak vermeye ve Taksim Meydanı için bundan sonra atılacak tüm adımları süreç boyunca, birlikte ele almaya ve tartışmaya, davet ediyoruz.

 

 İMZALAYAN KURUMLAR
(Alfabetik Sırayla)

Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi
Ayaspaşa Çevre Güzelleştirme ve Yaşatma Derneği
Beyoğlu Eğlence Yerleri Derneği
Devlet Tiyatroları Opera ve Balesi Çalışanları Vakfı
DİSK İstanbul Bölge Temsilciği
Emekliler Dayanışma Sendikası
Heykeltıraşlar Derneği
İstanbul Tabip Odası
KESK İstanbul Şubeler Platformu
Kültür Sanat ve Turizm Emekçileri Sendikası
Nazım Hikmet Kültür Merkezi
Sanatçılar Girişimi
Sinema Emekçileri Sendikası
Sosyal Haklar Derneği
Sosyoloji Mezunları Derneği
Taksim Gezi Parkı Güzelleştirme ve Koruma Derneği
TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi
Tüm Öğretim Elemanları Derneği İstanbul Şubesi
Uluslararası Plastik Sanatçılar Derneği
Validebağ Gönüllüleri Derneği

Bilindiği üzere 2019 yılında Cumhurbaşkanlığının 44. Numaralı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda olan Topkapı Sarayı, Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Milli Saraylar’a devredildi. Bu işlemden sonra Kültür ve Turizm Bakanlığına İstanbul Röleve ve Anıtlar Müdürlüğü, İstanbul Restorasyon ve Konservasyon Merkez Laboratuvarı Müdürlüğü ve bağlı diğer birim personellerinin kulanmış olduğu otopark ortak kullanım alanına dönüşmüş oldu. Millî Saraylara bağlı Topkapı Sarayı yönetimi aldığı sözlü bir karar ile Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı birimlerin aynı otoparkı kullanmalarını yasakladı.

OTOPARK KULLANIM YASAĞI İLK OLARAK TEK ARAÇ VE TEK KİŞİ OLARAK KISITLANARAK UYGULANDI.

06.10.2020 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı müdürlüğündeki mesaisine gitmek için, arkadaşının aracıyla Sarayburnu parkı girişinden girmek istediklerinde “Araç içinde sadece 1 kişi girebilir” denilerek geçişlerine izin verilmemiştir ve kişi araçtan indirilmiştir. Nedenini sorulduğunda ise “Topkapı Sarayı müdürü İlhan beyin emri” denilmiştir. Konuya ilişkin tutanak tutma istekleri reddedilmiştir.

19.10.2020 tarihinden itibaren ise Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı birimlerde çalışan arkadaşların, araçla giriş çıkışlarına izin verilmiyor.Pandemi döneminde böyle bir uygulamanın anlaşılır bir tarafı bulunmamaktadır. Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı çalışan personel arasında kronik hastalar, hamileler, ailelerinde de kronik hastalar ve kanser tedavisi görenlerle birlikte pek çoğunun yaşlı aile bireyleri mevcuttur.

İdari olarak farklı üst kurumlara bağlı bulunsalar bile iki biriminde kamu kuruluşu niteliğinde olması böylesi bir durumu daha anlaşılmaz kılmaktadır.

Hizmet binalarının belirlenmesinde hiçbir belirleyici etkisi bulunmayan personelin bu şekilde mağdur edilmesi anlaşılır bir husus değildir. Böyle uygulamalar ile personelinin mağdur edilmesinin, iş barışının bozulmasının ve sağlıklarının tehlikeye atılmasının sorumluluğu idarelere aittir.

Bugünlerde İstanbul’daki durumun vahametini Sağlık bakanının uyarılarından anlamaktayız. Toplu taşımaya yönlendirilen bu insanların kendileri ya da yakınlarının başına bir şey gelirse sorumlu Milli Saraylar Daire Başkanlığı olacaktır.

Böylesi kritik dönemlerde devlet kurumu ciddiyetine uygun olmayan ve sözlü talimat olarak uygulanan bir yasaklamanın hiçbir geçerliliği bulunmamaktadır. Bu yanlış uygulama çalışanların sağlığını tehdit etmektedir. Hemen son verilmelidir.

                                                                                                           KÜLTÜR SANAT-SEN YÖNETİM KURULU

              Yakın Dönem Eylem-Etkinlik Programımızı paylaştığımız ilgi yazımızda; pandemi sürecinde kamu emekçilerinin öne çıkan temel taleplerinin hayata geçirilmesi için hazırlanacak dilekçenin mümkün olan tüm işyerlerinde çalışanlar tarafından kurum idaresine verilmesi için çalışma yürütüleceği ifade edilmişti.

          Dilekçelerin mümkün olan tüm işyerlerinde üyelerimiz başta olmak üzere dileyen diğer kamu emekçileri tarafından da 20 Ekim – 20 Kasım 2020 tarihleri arasında idarelere verilmesi için sendikalarımız şubelerinin, işyeri temsilcilerinin yoğun çaba sarf etmesi önemlidir.

 

Dilekçe örneği ekte sunulmuştur.

Eğitim Öğretim ve Bilim Hizmet kolunda örgütlü sendikamız EĞİTİM-SEN, Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü ile Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA) arasında imzalanan protokol doğrultusunda ortaokul ve liselerde Medeniyet ve Düşünce Kulübü’nün kurulması ve danışman hoca atanmasına ilişkin 26.03.2019 gün ve 6196306 sayılı işlemi ile bu işlemin dayanağı olan MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü ile TÜGVA arasında imzalanan protokol ile bu protokol kapsamındaki faaliyetler için MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün 18.01.2018 gün ve 1285833 sayılı işlemiyle öngörülen Resmi/Özel Temel Eğitim ve Ortaöğretim Kurumları “Değerler Eğitimi ve Sosyal Etkinlikler” Usul ve Uygulama Esasları’nın iptali ve öncelikle yürütmesinin durdurulması istemiyle dava açmıştı.

Bu davada Danıştay 8. Dairesi 11.06.2020 gün ve E: 2019/5086 sayılı kararıyla MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü ile TÜGVA arasında imzalanan protokol doğrultusunda ortaokul ve liselerde Medeniyet ve Düşünce Kulübü’nün kurulması ve danışman hoca atanmasına ilişkin 26.03.2019 gün ve 6196306 sayılı işlemi ile bu işlemin dayanağı olan MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü ile TÜGVA arasında imzalanan protokol ile bu protokol kapsamındaki faaliyetler için MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün 18.01.2018 gün ve 1285833 sayılı işlemiyle öngörülen Resmi/Özel Temel Eğitim ve Ortaöğretim Kurumları “Değerler Eğitimi ve Sosyal Etkinlikler” Usul ve Uygulama Esasları’nın imam hatip liseleri dışındaki tüm eğitim kurumlarında yürütmesini durdurdu. Anılan kararda davaya konu protokolün tesis edildiği tarih itibarıyla, yürürlükte olan haliyle 652 sayılı Milli Eğitim Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 10. maddesi uyarınca MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün görev ve yetkisi dikkate alındığında dava konusu işlemlerin MEB’e bağlı resmi ve özel bütün temel eğitim ve ortaöğretim okulları/kurumları ve ortaokullarına yönelik kısmının yetki unsuru yönünden hukuka aykırı olduğu belirtilmiştir.

Dava konusu işlemler müfredatla çelişen değerler eğitimi, dayanağı olmayan öğrenci kulüpleri ve keyfilik içeren kurallar ile 08.06.2017 gün ve 30090 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği’ne aykırı danışman öğretmen görevlendirmeleri, sosyal etkinlikler, sosyal etkinliklerde kullanılacak yayınlar ve işleyiş içermektedir.

Anılan Danıştay kararından sonra Milli Eğitim Bakanlığı’nın yasal sorumluluğu TÜGVA’NIN resmi ve özel bütün temel eğitim ve ortaöğretim okulları/kurumları ve ortaokullarındaki tüm faaliyetlerini durdurmaktır. Kararın uygulanmasının takipçisi olacağız, kararın ret edilen imam hatip liseleri kısmı için Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’na itiraz edeceğiz. Hiçbir eğitim kurumunu demokrasi ve laiklik karşıtı vakıf, cemaat ve tarikatların eline bırakmayacağız.

Anılan karar ekli dosyada

Bir taraftan COVİD-19 salgını diğer taraftan salgın ile birlikte gittikçe artan işsizlik ve hayat pahalılığı milyonlarca işçinin, emekçinin, dar gelirlinin yaşamını her geçen gün daha fazla derinden sarsamaya devam ediyor.

Siyasi iktidar ise salgından ve salgınla birlikte derinleşen ekonomik krizden en çok etkilenen dar gelirli, yoksul, ücretli kesimleri koruyucu politikalar geliştirmek yerine emeğin, emekçilerin mevcut sınırlı haklarını bile ortadan kaldıran adımlara ger gün bir yenisini ekliyor.

Hayatlarını tehdit eden salgın ile ekmek parası arasına sıkıştırılan işçilerin, emekçilerin hak arama yolu yasaklarla, baskı ve şiddet politikaları ile kapatılmak istenmektedir.

Nerede işçilerin, emekçilerin bir hak arama mücadelesi varsa orada hemen valilikler üzerinden haftalarca süren toplantı ve gösteri yürüyüşü yasaklama kararları ilan edilmekte, emekçilerin en temel anayasal hakları yok sayılmaktadır.

On binlerce insanı taşıdıkları kendi mitinglerinde, açılışlarında virüs tehdidini yok sayanlar hak arama mücadelesi veren emekçilerin her eylemine, etkinliğine pandemi gerekçesini ileri sürerek müdahale etmektedir.

Sadece son bir hafta içinde yaşananlar bile tek başına temel insan haklarını, emeği yok sayan hukuksuzluğun baskı ve şiddet politikalarının kalkanı haline getirildiğini göstermektedir. 

  • 103 canımızı bizden koparan, Cumhuriyet tarihinin en kanlı katliamı 10 Ekim Ankara Gar katliamının beşinci yıl dönümünde Ankara’da yapılan anmaya ”pandemi yasakları” gerekçesi ile müdahale edilmiştir. 103 canımızı anmak için Gar önünde bir dakikalık saygı duruşu yapılmasına dahi tahammül edilmemiştir. Annelerini, babalarını evlatlarını, dostlarını yitirmenin acısını taşıyanlar polis şiddeti ile karşı karşıya bırakılmıştır.
  • Şişe ve Cam Fabrikaları AŞ’ye ait Adana ve Mersin’de Kurulu soda, krom ve tuz fabrikalarında çalışan işçilerin 9 Ekim 2020 tarihinde başlayacak olan grevi aynı gün Resmi Gazetede yayımlanan Cumhurbaşkanı kararıyla “genel sağlığı ve milli güvenliği bozucu nitelikte görülmesi” gerekçesi ile 60 gün süreyle ertelenmiştir.
  • Tam yedi yıldır ödenmeyen tazminat, ücret ve yıllık izin alacakları için Soma ve Ermenek’ten Ankara’ya yürüyüş başlatan maden işçilerinin önüne jandarma ve polis barikatları kurulmuştur.
  • Ankara İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi tarafından dün İbni Sina Hastanesi önünde yapılmak istenen “7. ayında Covid-19” raporu konulu basın açıklamasına her zamanki gibi orantısız bir şekilde müdahale eden polis çoğu sağlık emekçisi 8 kişiyi gözaltına almıştır.

Grev haklarını kullanmak isteyen işçilerin yedi yıldır ödenmeyen tazminat, ücret ve yıllık izin alacakları için Ankara’ya yürümek isteyen maden işçilerinin,  Covid 19 salgını sürecinde yaşananları kamuoyu ile paylaşmak isteyenlerin en temel anayasal haklarını kullanmasının engellenmesi, kolluk şiddeti ile karşı karşıya bırakılması kabul edilemez.

Bu ülkenin ezici çoğunluğunu oluşturan işçilerin, emekçilerin grev hakkı,  barışçıl toplanma ve gösteri hakkı gibi en temel anayasal hakları  “milli güvenlik, genel sağlık, kamu düzeni, toplum huzuru” gibi kimsenin inanmadığı genel geçer gerekçelerle engellenemez.

Bu ülkede halkın güvenliğini, sağlığını, huzurunu, kamu düzenini tehdit edenler:

  • İşçilere, emekçilere 19. Yüzyıl kölelik koşullarını dayatan, ülkeyi sermaye için ucuz iş gücü cennetine çevirip buna karşı hak arama yollarını kapatanlardır.
  • Grev yasaklarının kapsamını genişleten, “erteleme” adı altında 7’si “OHAL’den istifade” olmak üzere toplam 17 grevi “yasaklayarak yüz binlerce işçiyi, patronlara istediklerinden daha fazlasını veren Yüksek Hakem Kurulu (YHK) kararlarına mahkum edenlerdir.
  • İşçilerin, emekçilerin insanca çalışma ve yaşam taleplerine kulak tıkayan, sendikal mücadelesini ‘suç’ olarak görenlerdir.
  • Salgın döneminde bile patronların, sermayenin yüzünü güldürmeye devam eden, milyonlarca işçinin, emekçinin, dar gelirlinin kırıntılarla yetinmesini, her türlü, haksızlığı- hukuksuzluğu sineye çekmesini bekleyenlerdir.

KESK olarak emeği yok sayan,  işçilerin, emekçilerin anayasal haklarını kullanmasını engelleyen, hukuksuzluktan beslenen tüm baskı ve şiddet politikalarını kınıyoruz.

Hak arama yollarımızı kapatmaya dönük girişimlere karşı başta konfederasyonlar ve sendikalar olmak üzere tüm emekçileri, işçileri emeğin birleşik mücadelesini örmek için omuz omuza vermeye çağırıyoruz.

 

Yürütme Kurulu

Cumhuriyet yazarı Mehmet Ali GÜLER,salgını toplumsal sınıflar açıdan değerlendirmiş.

Salgının ekonomi politiği konusunda bu köşede daha önce birkaç makale yazmıştık. Özetlersek, o yazılardaki tezlerimiz şunlardı:

1. Virüsün bulaşıcılığı da tedavisi de sınıfsaldır: ABD’de salgında “Siyahların ve Hispaniklerin daha çok ölüyor olması” etnik değil, sınıfsal bir meseledir. Bağcılar ve Esenler’de vaka oranının, İstanbul’un diğer semtlerine göre çok daha yüksek olması, sınıfsal nedenledir.

2. ABD başta pek çok ülkede salgın nedeniyle açıklanan ekonomi tedbir paketleri, halkı desteklemek için değil, şirketleri, kapitalist sistemi desteklemek içindi. 

3. Halk açısından daha vurucu kriz, salgın ilerledikçe ve hatta salgın kontrol altına alındıktan sonra ortaya çıkacak: Egemen sınıflar, salgın krizinden sonraki ekonomi krizini aşabilmek için krizin yükünü her zaman olduğu gibi emekçi sınıfların sırtına yükleyecek.

Bu tezleri dile getirdiğimiz makalelerimizi nisan ayında yazmıştık. 6 ay sonra bir durum değerlendirmesi yapabiliriz. Çünkü elimizde yeni veriler var. 

İşte o verilere göre, “salgının ya da virüsün ekonomi politiği” dediğimiz konuda, iki yeni tez daha ileri sürebiliriz:

Salgın zenginlere yaradı

1. En zengin Amerikalı milyarderlerin mal varlıkları, salgında ortalama yüzde 50’ye yakın oranda arttı. Yani salgın, zenginlere, hatta daha çok “en zenginlere” yaradı.

İşte o milyarderlerin bazıları ya da en zenginlerin en zenginleri:

Amazon’un sahibi Jeff Bezos’un serveti, bu yılın başında 113 milyar dolardı. Bugün servetine 73 milyar dolar daha eklenerek 186 milyar dolara çıktı!

Facebook’un sahibi Mark Zuckerberg’in 54 milyar dolar büyüklüğündeki servetine yılbaşından bu yana 46 milyar dolar eklendi ve 100 milyar dolara çıktı!

Tesla’nın sahibi Elon Musk’ın 25 milyar dolarlık serveti, bu süreçte 92 milyar dolara çıktı!

Yine ABD medyasındaki haberlere göre salgın sürecinde “daha az zengin olan” Michael Bllomberg ve Charles Koch gibi dolar milyarderleri de servetlerine 7 milyar dolar daha eklemiş oldular.

Yoksullar daha da yoksullaştı 

2. Salgın, yoksul sayısını arttırdı. ABD’de en zenginler zenginleşirken işsizlik arttı, yardım için başvuran Amerikalıların sayısı yükseldi, kısacası halk yoksullaştı; yoksullar daha da yoksullaştı.

En zengin 50 ABD’linin toplam serveti, tam 165 milyon ABD’linin toplam servetine denk. 165 milyon Amerikalı, toplam Amerikalıların neredeyse yarısı. Yani sadece 50 ABD’li, ABD’nin yüzde 50’sinin toplam servetine sahip. 

Ve bu 50 kişinin serveti, 2020 başından bu yana 339 milyar dolar artmışdurumda!

Bloomberg’in ABD Merkez Bankası verilerine dayandırdığı haberine göre, ABD’lilerin en zengin yüzde 1’inin toplam mal varlığı 34 trilyon dolardan fazla. En yoksul yüzde 50’nin toplam mal varlığı ise sadece 2 trilyon dolar. Yani en zengin yüzde 1’in serveti, en yoksul yüzde 50’nin servetinin tam 17 katı!

Varlık araştırma şirketi Wealth-X’in raporuna göre servetleri en az 30 milyon dolar olan en zengin ABD’lilerin, salgının başladığı mart ayından ağustos sonuna kadar olan zamanda, servetleri yüzde 37 artarak 12.5 trilyon dolara yükseldi!

Ya sosyalizm ya barbarlık

En gelişmiş kapitalist ülkede durum özetle bu. En zengin ile zenginin, zengin ile yoksulun, yoksul ile en yoksulun arasındaki makas gittikçe açılıyor. 

Elbette sistemin çarklarını bilenler için bu öngörülen bir son. Zira kâra dayalı bir ekonomi sistemi, zengin ile fakir arasındaki makası hep açar. 

Sistem, iç tepkiyi frenlemek amacıyla bu makası biraz daraltabilmek için başta “savaş” olmak üzere kimi çözüm olmayan “çözümlere” başvurdu geçen yüzyılda... 

Yani “ya sosyalizm ya barbarlık” sıradan bir propaganda sloganı değil, en güçlü ekonomi politik gerçekliktir!

 

Kaynak: https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mehmet-ali-guller/salgin-zengini-zenginlestirdi-1773569

 

Sayfa 1 / 61